Türkiye'deki yayınevlerinin çeviri kataloğuna bakın. İngilizce orijinalli kitaplar baskın. Fransızca ve Almanca kayda değer temsile sahip. Japonca ve İspanyolca görece var. Arapça, Farsça, Rusça, Çince, bunlar hâlâ sınırlı. Yayınevi çeviri seçimi eleştirisi bu tabloyu doğal değil yapısal bir tercih olarak okuyor. Çeviri akışının belirli dillerden ve kültürlerden sistematik biçimde yoğunlaşması tesadüf değil. Ticari hesap önemli: İngilizce yayıncılık hakları pazarı büyük, iyi organize edilmiş ve uluslararası fuarlar üzerinden kolayca erişilebilir. Diğer dillerden kitaplara ulaşmak daha zor, haklar süreçleri daha karmaşık, pazarlama daha riskli. Yayınevi çeviri seçimi eleştirisi bu ekonomik mantığı anlıyor; ama kültürel sonucunu da görmezden gelmiyor. Okuyucu, dünya edebiyatını büyük ölçüde İngilizce süzgecinden geçirilmiş bir seçkiyle tanıyor. Küçük dillerdeki çarpıcı sesler, Güney Asya'nın, Afrika'nın ya da Orta Asya'nın edebiyatı bu süzgeçten çoğunlukla geçemiyor. Bir de çeviri önceliği meselesi var. Hangi kitabın çevrileceğine kim karar veriyor? Yurt içi yayıncılık editörleri, uluslararası ajanlar ve fuar dinamikleri bu kararı büyük ölçüde şekillendiriyor. Bu süreçte yerel okuyucunun talebi ya da çeşitlilik kaygısı nadiren başat etken oluyor. Yayınevi çeviri seçimi eleştirisi için yapıcı yol: Küçük bağımsız yayınevleri ve çevirmenler, bu boşluğu kapatmaya çalışıyor. Onları desteklemek, farklı dil ve kültürlerden seçilmiş eserleri okumaya bilinçli yer açmak, piyasa tercihlerini uzun vadede etkilemenin somut yolu.