Ev yapımı tarhana babam için bir alışkanlıktı, benim için ise bir hatıraydı. Her sonbahar mutfakta o kokunun yayıldığını bilirdim ama hiç içine girmedim. Geçen yıl girdim. Sebep basitti: babam yaşlanıyor, ben şehirden uzakta yaşıyorum. Ziyaret ettiğimde "birlikte yapayım" dedim. Yüzündeki ifadeyi unutamıyorum; şaşırdı, sonra güldü. Ev yapımı tarhana yapımı birkaç günlük iş. Domatesler alındı, biberleri ayıkladık. Soğanı kestik, maydanozu. Hepsini büyük tencerede saatlerce pişirdik, ara ara karıştırarak. Mutfak o kokuyu aldı: ekşi, domates ağırlıklı, biber aromalı. Bu koku benim için çocukluğun kokusu. Okuygurunun içine yoğurt ve un karıştırıldı. Burada duraksadım. "Ne kadar un?" diye sordum. Babam eline baktı. "Olacağı kadar." Tarifi yok. Ölçüsü yok. Bunu el öğreniyor, göz öğreniyor, kitap değil. Hamur olunca tepsilere serip balkona çıkardık. Her gün elleri yıkayıp parçaladık, kurutma devam etti. Dört gün sonra ufalanıp kuru hale geldi. Un ile yeniden karıştırılıp bir gün daha bekledi. Tarhana oldu. Ev yapımı tarhana yapımında öğrendiğim en önemli şey, bu işin sabır gerektirdiği. Her adım bir gün bekliyor. Fabrika ürünü iki saatte çıkıyor olabilir ama bu tarhana dört güne yayılıyor. Bu yavaşlık bir bölümü. O sonbahar babamla mutfakta geçirilen dört günden fazlasıydı benim için. Tarifi öğrendim, evet. Ama daha çok şunu öğrendim: bazı bilgiler yazılmıyor, ellere geçiyor. Benim ellerime geçmesi için orada olmam gerekiyordu.