Kendime nasıl davrandığımı ilk kez bir terapi seansında gördüm. Terapistim, "Aynı şeyi en yakın arkadaşınıza söyler miydiniz?" diye sordu. Bir hata yaptığımda içimden geçen sözleri sesli okumuştum, "ne kadar aptalca, hiçbir şeyi beceremiyorsun" gibi cümleler. Hayır, diyemezdim. Asla söylemezdim. O zaman neden kendime söylüyordum? Öz şefkat geliştirme diye bir kavramı o zaman duymamıştım bile. Ama terapistin o sorusu bir şeyi kırdı içimde. Kendime kötü davranmak, benim için yüksek sesli bağırmak değildi. Sessizdi. Hata yaptıktan sonra günlerce huzursuz kalmak, bir şeyi yapmadan önce bin kere "ama ya başaramazsam" demek, başkalarının ihtiyaçlarını kendi ihtiyaçlarımın önüne koymayı erdem sanmak. Bunların hepsinin bir ortak noktası vardı: Kendimi değersiz hissettiriyorlardı. Öz şefkat geliştirmeye çalışmak garip hissettirdi başta. "Kendine iyi davran" denilince aklıma belirli ritüeller geliyordu, banyolar, tatiller, ödüller. Ama işin özü bunlardan daha derinde bir yerdeydi. Hata yaptığımda kendimi cezalandırmak yerine, bir anlığına durup "bu zor bir an" diyebilmek. Ve bunu gerçekten hissetmek, sözde değil. İlk aylarda zorlandığım şey, öz şefkatin tembellikle özdeşleştirilmesi meselesiydi. "Kendine karşı yumuşak olursan, nasılsa olur dersin" diye düşünüyordum. Tam tersi oldu. Kendimi sürekli yargılamak yerine anlayışla yaklaştığımda, hatalarımdan daha kolay ders çıkardım, çünkü savunma mekanizmalarım devreye girmiyordu. Öz şefkat geliştirme, en büyük etkisini ilişkilerimde gösterdi. Kendime karşı sert olan biri, çevresine de o gözle bakıyor. Farkında olmadan başkalarının hatalarını da büyütüyordum, bağışlamakta zorlanıyordum. Bu bağlantıyı kurmam bir yıl aldı. Hâlâ mükemmel bir süreç değil. Ama artık o iç ses yükselince onu dinlemek yerine soruyorum: "Bu doğru mu, yoksa sadece eski bir alışkanlık mı?"