Restorasyon mimarlığı deneyimim, ilk projeyle birlikte bambaşka bir boyut kazandı. 19. yüzyıldan kalma bir konak üzerinde çalışıyorduk; duvarlar birkaç kez kireçlenmişti, zemin birden fazla dönemin izlerini taşıyordu. İlk günlerde yapıya nasıl yaklaşacağımı bilemedim; her yüzey bir soru işaretiydi. Restorasyon mimarlığı deneyiminin bana öğrettiği ilk şey, sabır oldu. Yeni bir bina tasarlarken kağıda istediğimi çizebiliyorum. Ama eski bir yapıyla çalışırken yapının size ne söylediğini dinlemek zorundasınız. Duvarın neden çatladığını, zeminin neden çöktüğünü anlamadan bir karar vermek mümkün değil. Bir gün moloz temizlerken altından Osmanlı dönemi seramik kalıpları çıktı. Yapı bilim insanı heyecanla koştu. Ben de içimde garip bir his yaşadım; bu parçalar benden yüz elli yıl önce orada yaşayan birinin elinden geçmişti. Restorasyon mimarlığı deneyimi, zamanı somut olarak hissetmeni sağlıyor. Teknik olarak da çok şey öğrendim. Orijinal malzemeyle uyumlu sıva bileşenlerini araştırmak, taş türlerini belgelemek, fotoğraf ve çizimle mevcut durumu kayıt altına almak; bunların hepsi ayrı bir disiplin. Restorasyon mimarlığı deneyimi, standart tasarım eğitiminin kapsamadığı bir dünyanın kapısını açtı. En zorlu kısım, ne koruyup ne değiştireceğine karar vermekti. Her değişiklik geri dönüşsüz; bir hatayı taşa işlemek farklı bir ağırlık taşıyor. Bu sorumluluk hissi beni daha dikkatli bir mimar yaptı. Restorasyon projesi bittiğinde yapı hem eski kimliğini korumuş hem de işlevsellik kazanmıştı. O dengeyi sağlamak, kariyerimin en tatmin edici anlarından biriydi.