Spor sakatlığı iyileşme sürecim, hayatımda duyduğum en kötü sesin ardından başladı: dizimden gelen o tık sesi. Sahada koşarken oldu. Yere düştüm. Kalkmak istedim, kalkamadım. Tanı geldiğinde ligamanlardan birinin yırtıldığını öğrendim. Cerrahi şart değildi ama uzun bir iyileşme süreci vardı önümde. Fizyoterapist, ay sayısıyla verdi süreyi. İçim geçti. Spor sakatlığı iyileşme sürecinin ilk ayı evde geçti. Egzersiz edeceğimi, antrenman yapacağımı, aktif kalacağımı düşünüyordum. Yanılmışım. İlk hafta kanepeyi terk etmek bile zordu. Ama fizyoterapisti dinledim. Küçük adımlar, doğru zamanda doğru hareket. Yavaş yavaş ilerledi. Önce yürümek. Sonra hafif koşu. Her seferinde dizi dinledim. Ağrı ne zaman geliyor, ne zaman gelmiyor? Spor sakatlığı iyileşmesinde bedenini okumak bir beceri hâline geliyor. Dördüncü ayda sahaya döndüm, ama yalnızca top sürmek için. Kimse yoktu, ben ve top. O an beklenmedik biçimde duygusallaştım. Sahadaki çim kokusu, topu vurmanın sesi. Dört aydır özlemişim bunu. Sekizinci ayda takımla antrenmana döndüm. İlk koşuda biraz ihtiyatlıydım. Her sert hareketten önce dizi hissettim. Bu ihtiyat belki de en değerli öğrenim oldu. Eskiden hiç düşünmezdim dizimi. Şimdi her harekette farkındayım. Spor sakatlığı iyileşme sürecinin en büyük dönüşümü fiziksel değil, zihinsel oldu. Sabır, hız yerine süreç, anlık değil uzun vadeli düşünme. Bunlar sahada değil, dinlenme sürecinde öğrendiklerimdi.