Çocukluk dansı zorlamayla ilgili deneyim diyince içimde hâlâ o pembe balerin ayakkabılarının görüntüsü canlanıyor. Beş yaşındaydım, annem beni bale kursuna kaydettirdi. Çok sevinmişti; ben de sevindim, ya da sevindiğimi sandım. Aslında o kursa her Cumartesi gitmeyi sevmiyordum. Hoca sert sesle konuşuyordu, pozisyonlar acı veriyordu, soyunma odasında diğer çocuklar benden çok daha esnek görünüyordu. Ama annemin yüzündeki ifadeyi gördüğümde hiç şikayetçi olmadım. O kadar mutluydu ki, benim mutsuzluğum küçük bir ayrıntı gibi geldi. Çocukluk dansı zorlamayla ilgili deneyimim yedi yıl sürdü. Yedi yıl boyunca her Cumartesi gittim. Bir gün mü sevdim? Belki birkaç an. Ama genel olarak orada olduğum için değil, oradan çıktığım için rahadıyordum. Bu beni uzun yıllar etkiledi. Yirmi beş yaşında bir dans festivali afişi gördüm, içimde 'ilginç' diye bir his uyandı, ama hemen onu bastırdım. 'Zaten dans iyi gelmiyor bana' dedim. Oysa asıl söylemem gereken şuydu: 'Bale bana iyi gelmemişti.' Otuz iki yaşında salsa dersine gittim ve ilk kez dans ederken gülümsedim. O gün anladım: çocukluk dansı zorlamayla ilgili deneyim bana dansı değil, belirli bir dansı sevmemeyi öğretmişti. Fark çok büyüktü.