İki çocuk aynı yılda doğuyor, aynı zekâ potansiyeliyle. Biri İstanbul'un köklü semtlerinden birindeki özel okulda okuyacak, diğeri taşradaki yetersiz donanımlı bir devlet okulunda. Yirmi yıl sonra bu iki çocuğun nerede olduğuna baktığınızda, eğitimde fırsat eşitsizliğinin boyutlarını anlıyorsunuz. Bu bir ayrıntı değil, yapısal bir sorun. Türkiye'de eğitim kalitesi coğrafi konuma ve ailenin sosyoekonomik düzeyine göre derin biçimde ayrışıyor. Büyükşehirlerdeki iyi okullara erişim için dershane ya da özel ders gerekiyor; bunların maliyeti ise pek çok ailenin bütçesinin çok üstünde. Eğitimde fırsat eşitsizliği salt kaynak meselesi değil. Öğretmen dağılımı da eşitsiz: Deneyimli ve nitelikli öğretmenler büyük şehirlerde yoğunlaşıyor. Taşrada ise öğretmen açığı kronik bir sorun olarak devam ediyor. Yani hem altyapı hem de insan kaynağı adaletsiz dağılıyor. Burada meritokrasi anlatısı da sorguya açılıyor. "Çok çalışırsan başarırsın" söylemi, başlangıç koşullarının ne denli eşitsiz olduğunu görmezden geldiğinde boşlukta kalıyor. Kaynak avantajı olmadan sisteme giren bir öğrenci, yapısal dezavantajı aşmak için yalnızca bireysel çabasına yaslanmak zorunda kalıyor. Eğitimde fırsat eşitsizliği için radikal çözümler yerine somut adımlar tartışılabilir: kaynak dağılımında pozitif ayrımcılık, dezavantajlı bölgelere daha fazla yatırım, öğretmen teşvik sisteminin yeniden tasarımı, dijital içeriğin devlet kanalıyla ücretsiz sunumu. Bu öneriler karmaşık değil; ama siyasi irade gerektiriyor. Asıl mesele belki de bu.