Mahalle fırını kapanıyor duyduğumda önce inanmadım. Otuz yıldır aynı yerde duruyordu. Annem beni küçükken oradan ekmek almaya gönderirdi. Tahta raflar, un kokusu, büyük kepçeyle somun çeviren usta. Kapanış gününü öğrenince işten erken çıktım. Mahalle fırını kapanıyor demek sadece bir ticari mekânın kaybı değildi benim için. Gittiğimde kalabalıktı. Mahalleden birçok insan gelmiş, kimisi yıllardır görmediğim yüzlerdi. Usta kasanın arkasındaydı. Yorgun ama sakin. "Otuz iki yıl oldu" dedi. Daha fazla konuşmak istemiyormuş gibi başını eğdi. Bir torba ekmek aldım. İki somun. Fabrika ekmeğinin sekiz katı fiyatı vardı ama önemli değildi. O günün ekmeğini eve gidince oturduğum yerde yedim. Tek başıma, masada. Mahalle fırını kapanıyor haberinin acısıyla değil, başka bir şeyle. O ekmeğin tadıyla geçmişin içine girebiliyordum. Annemin mutfağı, okul çıkışı sokak arası, akrabalar. Ekmek sadece ekmek değildi. Bir mekânla, bir insanla, bir dönemle bağlantıydı. Sonra düşündüm: kaç tane mahalle fırını kapandı yıllar içinde? Kaç tane küçük işletme, semt kasabı, mahalle bakkalı? Hepsinin yerini zincirler aldı. Daha temiz, daha düzenli, daha verimli. Ama bambaşka bir şey. O günden sonra kalıcı alışkanlık değiştirmedim, dürüst olmak gerekirse. Ama her fabrika ekmeği aldığımda o son günü hatırlıyorum. Ve arada sırada, fırsatım olduğunda küçük fırınları tercih ediyorum. Sadece ekmek için değil, orada hâlâ var olan bir şey için.