Kırmızı kan hücresi sözcüğünü duymak bende hep soyut bir şey çağrıştırırdı. Mikroskop altında görülen küçük diskler, ders kitabının bir sayfası. Ama bir gün koluma iğne girdiğinde ve tüpe kan dolmaya başladığında düşüncelerim bambaşka bir yere gitti. O tüpte akan kırmızı kan hücrelerini düşündüm. Milyonlarcası var, birlikte akıyorlar. Her biri oksijen taşıyor, her biri hemoglobin içeriyor, her biri dört aylık bir ömrü var. Ben burada oturmuş dışarı bakıyorum ve içimde bu devasa bir sistem çalışıyor. Kırmızı kan hücresi hakkında en ilginç bulduğum şey çekirdeği olmaması. Neredeyse tüm hücrelerin çekirdeği var, genetik bilgileri orada. Ama kırmızı kan hücreleri çekirdeklerini kaybederek daha fazla oksijen taşıma kapasitesi kazanıyor. Bir ödünleşme var burada, bilgiyi bırak, görevi daha iyi yap. Bu düşünce orada, kan alınma koltuğunda aklımda döndü durdu. Biyoloji bazen habersiz yerlerden geliyor, bir kitaptan değil, kolunuzdaki bir iğneden. Kırmızı kan hücresi sayısının düşük olmasının yorgunluğa yol açtığını da o dönem okudum. Demek ki o milyonlarca küçük disk işini yapmazsa tüm vücut hissediyor. Bu kadar küçük bir şeyin bu kadar büyük bir etkisi olması biyolojinin bende her zaman uyandırdığı hissi getiriyor: her şey birbiriyle bağlı.