Çıldır Gölü kış gecesini yaşamak istiyordum ama kimse bana eşlik etmek istemedi. "Soğukta ne ararsın" dediler. Ben yine de gittim. Aralık ayının son haftasıydı. Kars'tan aldığım küçük bir araçla göle yaklaştım. Uzaktan bile farklıydı: su değil, buz. Tam anlamıyla donmuş, düz, gri-beyaz bir yüzey. Arabadan indim ve buz üstüne adım attım. Altım tuttu. İçimde bir çocuksu heyecan belirdi. O gece köyde küçük bir pansiyonda kaldım. Sahibesi bana kalın battaniyeler verdi, odaya soba yakmamı öğretti. Dışarıda eksi yirmi derece vardı. Gece yarısı dışarı çıktım. Çıldır Gölü kış gecesinde bu kadar sessiz olabileceğini hayal etmemiştim. Hiçbir ses yoktu. Sadece buz üzerinde adımlarımın yarattığı hafif çatırtı. Gökyüzüne baktım. Işık kirliliği yoktu bu kadar uzakta. Yıldızlar o kadar parlaktı ki gökyüzünün üç boyutlu göründüğünü hissettim. Soğukta nefes alışverişim buhar buhar çıkıyordu. Kırk dakika kaldım dışarıda. Parmaklarım uyuşmadan içeri girdim. Ertesi sabah güneş doğarken tekrar çıktım. Çıldır Gölü kış gecesinin ardından gelen sabah başka bir şeydi. Buzun üstüne yansıyan ilk ışıklar turuncuyu altın rengine çeviriyor, ufukta karla kaplı dağlar duruyordu. Kimse yoktu. Sadece ben ve bu manzara. O sabah atlı kızakçılara rastladım. Beni göle çıkardılar. Buz üstünde at çektiği kızakta giderken rüzgar yüzüme vuruyordu. Soğuk acı veriyordu ama durdurmak istemedim. Çıldır Gölü kış gecesi bana şunu öğretti: bazı deneyimler anlatılamaz, yaşanmak zorundadır. Fotoğraf çektim elbette, ama hiçbir fotoğraf o sessizliği, o soğuğu, o gökyüzünü aktaramadı. İnsan orada olmalı, ayakta durmalı ve soluk almalı.