Mikroskopla hücre gözlemi deneyimim lisedeki biyoloji laboratuvarına dayanıyor. O gün öğretmen masaya mikroskobu koyduğunda sınıfın yarısı heyecanlandı, yarısı umursamadı. Ben heyecanlananlar arasındaydım ama nedenim biraz utandırıcı: o ana kadar mikroskopla gerçek bir şeye hiç bakmamıştım. Filmlerdeki gibi dev bir hücrenin belirdiğini bekliyordum; parlak, renkli, dönen bir şey. Gerçek çok daha sade çıktı. İlk hazırladığım preparat soğan zarıydı. Soğanı dilimledim, zarını aldım, lama koydum, üzerine lamel kapattım ve mikroskobu döndürdüm. Göz merceğinden baktığımda ilk başta hiçbir şey yoktu. Sonra odaklamayı ayarladım ve kareler belirdi. Düzenli, yan yana, dikdörtgen biçimli hücreler. Hücre duvarları net görünüyordu. Ortalarında küçük birer nokta vardı, çekirdeği görmüştüm. O an şunu düşündüm: her soğan diliminde milyonlarca bu var. Her bir hücre, kendi içinde bütün bir sistem. Biri bölünüyor, biri enerji üretiyor, biri sinyal gönderiyor. Ben sadece bir soğana bakıyordum ama içindeki dünyayı ilk kez görüyordum. Mikroskopla hücre gözlemi yaparken en çok zorlandığım şey ışık ayarıydı. Diyafram açıksa her şey parlıyor ve detay kaçıyor. Kapalıysa hiçbir şey görünmüyor. Doğru kıvamı bulmak biraz deneme gerektirir. Öğretmen bize şunu öğretti: kendi gölgenizi düşünün, aynı mantık. Çok ışık kör eder, az ışık kör eder. O dönemde bir de kan hücreleri gözlemledik. Kan almak için parmak ucuna ince bir iğne batırıldı, küçücük bir damla alındı, lama sürüldü. Mikroskopta bakınca yuvarlak, iç içe geçmiş, kırmızı diskler. Kırmızı kan hücreleri ortası çökük diskler gibi görünüyordu; tam kitabın çizimindeki gibi. O eşleşme tuhaf bir tatmin yarattı: okuduğum şey gerçekti. Mikroskopla hücre gözlemi deneyimi bende şunu bıraktı: görünmez olan her şey, sadece yeterli büyütmeyle görünür hale gelir. O düşünce biyolojinin çok ötesine taştı. Bazen sorunlara da böyle bakıyorum, çok büyük göründüğünde yaklaştır, parçalara bak. Büyütünce anlam kazanıyor.