Ihlara Vadisi yürüyüşü yapmak istiyordum uzun zamandır. Aksaray'a gittiğimde fırsatı yakaladım. Sabah erkenden, kalabalık gelmeden önce başlamak istedim. Çünkü böyle yerlerde en güzel saat tenha saattir. Vadiye inerken ilk şey sesin değişmesi oldu. Yukarda araç sesleri, rüzgar, kuş. Aşağıya indikçe bunlar azaldı ve yerini yalnızca Melendiz Suyu'nun sesi aldı. Ihlara Vadisi yürüyüşünün ilk beş dakikasında bir geçiş hissettim. Kafam yukarıda kalmıştı ama bedenim aşağıdaydı. Vadi boyunca yürüdüm. Kayaya oyulmuş kilise girişleri, taş duvarlar, kireç rengi kumtaşı. Arada bir Melendiz'in kenarından geçmek gerekiyor, tahta köprülerin üstünden. Suyun sesi o dar vadide her yeri dolduruyor. Yankılanıyor ama tuhaf bir şekilde huzur veriyor. Bir noktada oturdum. Yanımda kimse yoktu. Ihlara Vadisi yürüyüşü için neredeyse iki saattir yürümüştüm. Kaya kilisenin gölgesinde bir taşın üstüne oturdum. Su sesi devam ediyordu. Kafamdaki düşünceler, işler, planlar bir süre sonra duruyor gibi hissettim. Bu hissi tarif etmek güç. Meditasyon yapılmaz, yoga yapılmaz. Sadece oturuyorsun, su akıyor ve zaman geçiyor. Vadinin sesi bunu yapıyor. İki saat sonra ulaştığım Selime Köyü'nde çay içtim. Yorgunluk hissediyordum ama farklı bir yorgunluktu. Temizlenmiş bir yorgunluk. Sanki içimden bir sürü gereksiz şeyi atmışım. Ihlara Vadisi yürüyüşünün bana verdiği en büyük şey bu oldu: sessizlikle barışmak. Sehir insanı olarak sürekli doldurmaya çalışıyoruz boş anları. Ama Ihlara vadisinde su sesini dinlerken boş an boş kalmıyor. Tam tersine, en dolu an o oluyor.