Ağaç dikme deneyimim bir çevre etkinliğiyle başladı. Kasım ayının serin bir sabahında, köy yolu kenarında çamurlu bir alanda ellişi aşkın gönüllüyle buluşmuştuk. Elimde bir fidan, ayağımda çamura gömülmüş bot. Hiç ağaç dikmemiştim. Organizatör kısa bir anlatım yaptı: toprağı nasıl kazacağız, fidanı nasıl tutacağız, kökleri nasıl yayacağız. Kulağa basit geldi. Yanımdaki arkadaşa döndüm, "kolay görünüyor" dedim. Kazma elimde büyük bir çukur açtım. Fidanı içine yerleştirdim. Toprağı doldurdum. Bitti, düşündüm. Organizatör geldi, başını salladı. "Çok derin" dedi. Köklerin havasız kalacağını, fidanın tutmayabileceğini anlattı. Yeniden kazmam gerekti. Biraz çıkardım, fidanı tekrar yerleştirdim. Bu sefer doğruydu. Ağaç dikme deneyiminin ilk dersini böyle aldım: basit görünen her şey teknik bilgi gerektirir. Gün boyunca yirmi fidan diktik. Bazıları düzgün tutundu, bir tanesinin kökü yanlış yerleşmişti ve eğildi. Üç ay sonra o bölgeye tekrar gittik. Diktiğim ağaçların büyük çoğunluğu tutunmuştu. Ama o eğri olanı buldum. Hâlâ yaşıyordu, sadece biraz yamuktu. İçim ısındı. Ağaç dikme deneyimini en çok zorlaştıran şey sabır meselesi oldu. Dikiyorsun, bakıyorsun, şimdilik sadece küçük bir fidan. Sonuçları yıllar sonra göreceksin. Bu his garip. Emek veriyorsun ama ödülünü beklemenin bir ömür süreceğini biliyorsun. O gece eve dönünce ellerime baktım. Çamur, tırnak altlarında toprak. Yorgundum ama farklı bir yorgunluktu. Ekran başında geçirdiğim saatlerin yorgunluğuna hiç benzemiyordu. O günden bu yana her yıl en az bir ağaç dikmeyi hedefliyorum. Küçük bir şey gibi görünse de kendi toprağıyla ilişki kurmak, bir şeyi büyümesi için bırakmak insana başka türlü bir huzur veriyor. Ağaç dikme deneyimi yalnızca çevresel bir eylem değil, benim için bir sabır alıştırması oldu.