"Ben matematiği hiçbir zaman anlayamadım" cümlesi, pek çok insanın çocukluktan taşıdığı bir inançtır. Ama bu inanç, matematik yeteneğiyle değil; çoğunlukla matematik sevdirme konusunda yaşanan başarısız deneyimlerle ilgilidir. Matematik sevdirme, sabah 8'de soğuk bir sınıfta tahtada formül çözmekle özdeşleştiğinde ne kadar zor olduğu anlaşılıyor. Oysa matematik, soyut kural ezberlemek değil; örüntü bulma, problem çözme ve mantık yürütme becerisidir. Bu çerçeve değiştiğinde, matematiğe duyulan korku da dönüşebilir. Matematik sevdirmenin en güçlü araçlarından biri, konuyu gerçek hayatla ilişkilendirmektir. Alışverişteki para hesabı, bir tarifi iki katına çıkarma, seyahat mesafesi ya da futbol istatistikleri; bunların hepsi matematik. Öğrenciler (ya da çocuklar) matematiğin soyut bir oyun değil, hayatın içinde bir beceri olduğunu hissettiklerinde motivasyon kendiliğinden artar. Hata kültürü de matematik sevdirme sürecinde belirleyici. Pek çok insan matematiği sevmiyor çünkü tek yanlış adım tüm soruyu mahvediyor gibi hissettiriyor. Ama hata, öğrenme sürecinin parçasıdır. "Nereyi kaçırdın?" sorusu yerine "bu noktada ne düşündün?" sorusu, çok farklı bir atmosfer yaratır. Müfredatın ötesinde, bulmaca ve zihin oyunları da matematik sevdirmeye katkı sağlıyor. Sudoku, mantık bulmacaları, strateji oyunları; çocuğun "matematik yapıyorum" hissetmeden matematiksel düşünme becerisini kullandığı alanlardır. Bu ayrım küçük görünür ama motivasyon açısından büyük fark yaratır. Yetişkinler için de matematik korkusunu aşmak mümkün. Temel konulardan başlayarak, adım adım ilerleyerek, yargılanma korkusu olmadan öğrenmek; pek çok insanın "ben yapamam" inancını değiştirmiştir. Matematik sevdirme, birkaç iyi deneyimle başlar.