Maaşımın neredeyse dörtte birini bir kulaklığa harcamaya karar verdiğimde, etrafımdaki herkes beni deli ilan etti. Ben ise o kulaklığın hayatımı değiştireceğine inanıyordum. İlk hafta gerçekten büyüleyiciydi, ses kalitesi, gürültü engelleme, uzun pil ömrü. Her şey mükemmeldi. Ama zamanla bazı şeyler rahatsız etmeye başladı. Paralı kulaklık pişmanlığı ilk olarak şarj alışkanlığımı değiştirmek zorunda kaldığımda başladı. Her gece kulaklığı şarj etmeyi unuttuğumda sabah işe giderken kulağıma taktığım kulaklık, metro ortasında sessiz kalıyordu. Daha önce kablolu modelimde böyle bir derdim yoktu. Kablosuz olmanın özgürlüğü, şarj kaygısıyla yer değiştirmişti. Sonra kılıf meselesi geldi. Bu kadar para verdiğim bir cihazın çizilmesini istemiyordum, bu yüzden ayrıca kılıf aldım. Kılıf için de para harcadım. Garanti paketini sakladım, orijinal kutusunu bir kenara koydum. Artık kulaklığı kullanmaktan ziyade korumak için çaba harcıyordum. Bir de kompatibilite sorunu yaşadım. Şirket bilgisayarıma bağlarken bazı ses özellikleri devre dışı kalıyordu, çünkü kurumsal IT politikaları belirli codec'lere izin vermiyordu. Yani o mükemmel ses kalitesi için ödediğim paranın bir kısmı, iş ortamımda hiçbir anlam ifade etmiyordu. Pahalı kulaklık pişmanlığı konusunda en çok sinir bozucu olan nokta şuydu: Ne zaman düşürsem ya da bir yere bıraksam içime bir korku çöküyordu. Eskiden kulaklığımı masaya fırlatır, çantama atardım. Şimdi ise sanki cam bir objeyi taşıyormuşum gibi hareket ediyordum. Bu kaygı zamanla yordu beni. Yanlış anlaşılmasın, ses kalitesi gerçekten iyiydi. Müzik dinlerken fark edilir bir derinlik vardı. Ama bu derinliğin, kafamda yarattığı ağırlığa değip değmediğini hâlâ sorguluyor, pahalı kulaklık pişmanlığı yaşayıp yaşamadığımı kendime sormaya devam ediyorum. Belki de orta segment bir modelle başlayıp, gerçekten buna ihtiyacım olup olmadığını test etmeliydim.