Provadan birkaç saat önce mikrofon standının yanına geçip beklemeye başladım. Ellerin titremesi bir şey değil, yüzlerce kez duymuştum. Ama mideme oturan o ağırlık, başka türlü bir şeydi. Sahne korkusu müzisyen olmanın kaçınılmaz ritüeli gibi anlatılır hep. O gece bunu bizzat yaşadım. O konsere ulaşmam beş yılımı aldı. Odamda, arkadaşlarımın önünde, küçük bir kafe köşesinde çalmıştım ama çok sayıda yabancının oturduğu bir salon bambaşka bir şeydi. Ses sistemi, ışıklar, sahnedeki yalnızlık... Hepsinin bana yöneldiğini hissettim. Ritiyadelerim çökmemek için birkaç şey denedim. İlki nefes teknikleriydi. Sahne korkusu müzisyen deneyimlerinin büyük bölümünde nefes kontrolü ön plana çıkıyor, bunu okumuştum. Derin bir nefes alıp dörde kadar tutmak ve yavaşça bırakmak. Saçma geldi ilk başta. Ama birkaç dakika sonra ellerimin titremesi azaldı. İkincisi, kafamda sahneyi küçülttüm. Salondaki insanları bulanıklaştırdım zihnimde. Odaklanacağım tek nokta vardı: ilk akorun tınısı. Sadece o. Başka bir şeyi düşünmemeye karar verdim. Sahne korkusu müzisyen için çoğu zaman zihinsel bir savaş. Bedeni kontrol etmek için önce o iç sesi susturmak lazım. Üçüncüsü, provaları gerçekmiş gibi yapmaktı. Haftalarca çalarken gözlerimi kapatmak yerine önümde hayali bir kalabalık canlandırdım. Yanlış nota çaldığımda durdum, devam ettim, sahnedeymiş gibi davrandım. Bu alışkanlık o gece beni kurtardı. Çünkü vücudum sahneyi "yeni" bir durum olarak kaydetmemişti. Sahneye çıktım. İlk akor çıktı. Sonra ikincisi. Bir noktada ellerin titrediğini fark etmeyi bıraktım. Çalmak beni içine çekti. Sahne korkusu kaybolmadı, bir yere gitmedi; ama artık beni yönetmiyordu, ben onu taşıyordum. Konserin sonunda bir adam yanıma geldi. "Çok doğal göründün" dedi. Güldüm içimden. O saatte ellerimin titrediğini, kulağımda kalp atışımı duyduğumu biliyordum. Ama bu da müzisyenlik deneyiminin bir parçası. Sahne korkusu müzisyen için gerçekten de gitmez, ama zaman içinde tanıdık bir yoldaşa dönüşüyor. Ve sonunda sahneye çıkmak, korkunun sesinden daha yüksek çıkıyor.