Atatürk Selanik evi ziyaretini kafamda çok kez hayal etmiştim. Selanik'e başka bir nedenle gittiğimde evi de görmek istedim. Şehrin modern gürültüsünün içinde, birkaç katlı, sarı renkli o binayı bulmak başlı başına bir deneyimdi. Eve yaklaştıkça his değişti. Kapıya gelince durdum. Atatürk Selanik evi küçük bir binadır; beklenenden mütevazı. Kapıdan girdim. İçeride az kişi vardı, sessizdi. Odaları gezerken aklıma takılan şey şu oldu: 1881'de, o taş evde bir çocuk doğdu. O çocuğun ileride kim olacağını kimse bilmiyordu. Olayların nasıl şekilleneceğini kimse göremiyordu. Hayat o kadar öngörülemez ki bu küçük oda, bu şehir, bu an o çocuktan başka bir şey beklemiyordu. Atatürk Selanik evi ziyareti beni tarihle bambaşka bir şekilde buluşturdu. Müzedeki resimler değil, bir odanın köşesi, tahtadan bir döşeme, eski bir pencere. Soyutlamadan değil, somutluktan gelen bir his. O gün Selanik sokaklarında yürüdüm. Büyük şehir, çok kültürlü bir geçmişi olan bir yer. O sokaklar yüzyıllar önce hem Rum hem Yahudi hem Türk hem de başkalarına ev sahipliği yapıyordu. Şimdi farklı. Ama o evin duvarları aynı. Atatürk Selanik evi ziyareti bana şunu düşündürdü: tarihi büyük olaylar üzerinden değil, mekânlar üzerinden okumak çok farklı bir his yaratıyor. Bir evi görmek, bir hayatın başladığı noktayı görmek, soyutlamayı kaldırıyor.