Kırk bir yaşında Portekizce öğrenmeye başladığımda çevremdeki herkes şaşırdı. "Bu yaştan sonra mı?" sorusu beklenmedik yorgunluğumu getirdi. Benim için öğrenme var olmak için bir ihtiyaçtı, yaşla sınırı olmayan bir ihtiyaç. 40 yaşından sonra dil öğrenmek çocukluğumda öğrendiğim dilden farklıydı. Çocukken öğrendiklerim emilimdi, duymak, taklit etmek, fark etmeden içselleştirmek. Kırk yaşında ise her kural bilinçli işleniyordu. Zihin analiz ediyordu. 40 yaşından sonra dil öğrenmek benim için daha yavaş mıydı? Evet. Ama daha kalıcı mıydı? Kesinlikle. Bir kuralı anladığımda, o kuralı neden böyle olduğunu da anlayarak öğreniyor ve daha az unutuyordum. En büyük zorluk utançtı. Bir çocuk yanlış cümle kurduğunda kimse güldürmüyor. Yetişkin olarak hata yapmak farklı bir cesaret gerektiriyor. Konuşma pratiği yaparken yanlış cümle kurduğumda içimde küçülen bir şey oluyordu. Bunu fark edince çalıştım üzerinde, hata yapmak öğrenmenin parçasıydı, utancın değil. 40 yaşından sonra dil öğrenmek aynı zamanda bana başka şeyler kazandırdı. Yeni bir konuya sıfırdan girmenin nasıl bir şey olduğunu yeniden hissettim, acemi olmak, anlamamak, yavaş ilerlemek. Bu his empatiyi derinleştirdi. Bugün temel konuşmalar yapabiliyorum. Mükemmel değil. Ama kırk bir yaşındaki ben, bunu başardı.