Ulusal park koruma etkinliği sorgulandığında, çoğu zaman coğrafi sınır çizmenin doğayı korumak için yeterli olduğu varsayımıyla karşılaşılıyor. Bu varsayım hem çekici hem de yanıltıcı. Ulusal parklar on dokuzuncu yüzyılda Kuzey Amerika'da geliştirilmiş bir modeldir. Temel fikir şuydu: insanları bu alanlardan uzak tutarsanız doğa kendini korur. Ancak bu yaklaşımın ciddi körlükleri var. İlk olarak, pek çok "el değmemiş" doğal alan aslında yüzyıllarca yerel topluluklar tarafından aktif biçimde yönetilmişti. Bu toplulukların parklar aracılığıyla dışarı çıkarılması, bazı bölgelerde ekolojik dengeyi bozdu. Ulusal park koruma etkinliği, sınırların ötesinde ne olduğuyla doğrudan ilgili. Bir parkın içindeki türler, sınırları geçerek tarım arazileri, otoyollar ve yerleşim alanlarıyla karşılaşıyorsa yasal koruma fiilen işlevsizleşiyor. Büyük memeliler için gerekli olan gen alışverişi, uzun mesafeli göç güzergahları park sınırlarını tanımıyor. İzole edilmiş bir koruma alanı, zamanla "eksi çevresi" olan bir ada haline gelebiliyor. Finansman sorunu da göz ardı edilemez. Birçok ülkedeki ulusal parklar yetersiz bütçelerle çalışıyor. Kaçak avcılık, istilacı türlerin yönetimi, erozyon kontrolü ve turizm baskısı, bunların hepsini sınırlı kaynaklarla yönetmek zorunda kalan park görevlileri var. Yasal statü, otomatik olarak yeterli yönetim kapasitesi anlamına gelmiyor. Turizm de çelişkili bir araç. Ulusal parklar için en büyük finansman kaynağı ziyaretçi gelirleri ama aynı zamanda en büyük baskı da onlardan geliyor. Popüler parkların bazı bölgeleri, aşırı ziyaretçi yoğunluğu nedeniyle ciddi ekolojik hasar görüyor. Ulusal park koruma etkinliği tartışmasında yapıcı alternatifler de var. Yerel toplulukların ortak yönetimine dahil edilmesi, parklar arası ekolojik koridor çalışmaları ve özel arazilerle gönüllü koruma anlaşmaları, salt sınır belirlemenin ötesine geçiyor. Park sınırı çizmenin koruma demek olmadığını kabul etmek, daha gerçekçi çözümlere kapı açıyor.