İlk panik atak deneyimim bir markette oldu. Sıradan bir Çarşamba öğleden sonrası, elinde alışveriş sepeti olan bir insanken birden vücudum çıldırdı. Kalp hızlandı. Nefes almak güçleşti. Eller uyuşmaya başladı. Kafam "kalp krizi geçiriyorsun" dedi. Market çıkışına koştum, dışarıda yere oturdum. Çevredekiler baktı. O bakışlar bile daha da kötüleştirdi. Panik atak deneyimini yaşayanlar bilir: en tuhaf yanı, tehlike olmadığını bilmenize rağmen tehlikedeymiş gibi hissetmeniz. Rasyonel zihin "her şey yolunda" diyor ama beden inanmıyor. Bu çelişki kendine has bir işkence. O ilk ataklardan sonra markete tek başıma gidemedim. Sonra diğer kapalı alanlara da gidemez oldum. Alan daralıyor. Hayat küçülüyor. Ve bu küçülme fark edilmeden gerçekleşiyor. Panik atak deneyiminin bana öğrettiği en önemli şey, bedenle anlaşmak gerektiği. Mücadele ettikçe uzuyor. "Git git git" derken aslında atağı besliyordum. Bir terapistle çalışmaya başladığımda, atakla savaşmak yerine onu gözlemleyerek geçirmeyi öğrendim. Nefese odaklanmak ilk başta işe yaramaz gibi görünür. Ama bir süre sonra fark ettim: derin nefes almak beyne sinyal gönderiyor. "Tehlike yok, nefes alabiliyor." Bu sinyal her seferinde biraz daha inandırıcı oluyor. Hâlâ zaman zaman geliyor. Ama artık kapıda durduran bir şey değil. Gelen, geçen, izlediğim bir dalga oldu.