Hayatımın büyük bir bölümünde "hayır" demek bana fiziksel bir ağrı gibi gelirdi. Gerçekten. Birileri bir şey istediğinde, içimde bir yerde bir kasılma olur, ve kaçınılmaz şekilde "tabii, yaparım" derken kendimi bulurdum. Buna o zamanlar "iyi kalpli olmak" diyordum. Şimdi adını daha iyi biliyorum: sınır koyma öğrenmek, tam da buradan başlıyor. Dönüm noktam, bir aile toplantısında oldu. Haftalarca planladığım ve gerçekten gitmeyi istemediğim bir etkinlikti. Gitmemenin bahanesini bulup bulmayacağımı düşünürken, aklıma şu geldi: Bahane bulmak zorunda değilim. Sadece gitmek istemediğimi söyleyebilirim. Öyle dedim. Anneme, doğrudan, nazikçe ama net bir şekilde: "Bu hafta sonu gelemeyeceğim, ihtiyacım olan bir dinlenme zamanı bu." Üç günlük bir sessizlik geldi. Ben de üç günlük bir panik. "Kırdım, mahvettim, bencil davrandım" diye. Sınır koyma öğrenmek, ilk 'hayır'dan sonra her şeyin güzel olacağı anlamına gelmiyor. Aksine, suçluluk duygusu o ilk dönemde çok yoğun geliyor. Bunu bilseydim, belki daha hazırlıklı olurdum. Ama sonra bir şey fark ettim: İnsanlar beni sevmeyi bırakmadı. Sadece tepkileri değişti. Kimileri uzaklaştı, ve bu, aslında sınır koymanın bir işe yaradığının göstergesiydi, çünkü o insanlar gerçekten sadece "evet" yanıtlarımı seviyordu. Kimileri ise daha gerçek bir ilişki kurdu benimle. Sınır koyma öğrenmek, bencillik değil. Bunu anlamak aylar aldı. İnsanlara "hayır" dediğimde onlara karşı dürüst oluyorum, kendime karşı değil sadece. Enerji yönetimi meselesi de bu aslında, rezervlerim bitince kimseye faydam olmuyor zaten. Şimdi bazen hâlâ zorlanıyorum. Özellikle otorite figürleriyle, özellikle duygusal baskı olduğunda. Ama artık o kasılmayı fark edebiliyorum. Ve fark etmek, zorunda olmadığımı hatırlamak için yeterli bir an açıyor.