İlk tohumu toprağa gömdüğüm gün, komşum güldü. "Uğraşma, zaten olmaz" dedi. İki yıl sonra o aynı komşu kapıma gelip domates istiyor. Balkon saksılarından başladım. Küçük, bir metrekarelik bir alan. Sonra apartman yöneticisinden izin aldım, çatıya çıktım. Şu an toplam on iki kap, üç ahşap kasa var. Domates, biber, patlıcan, fesleğen, nane, maydanoz. Baharda sarımsak dikiyorum, sonbaharda da baklayı. Organik bahçe kurmanın en zorlu tarafı, sabırsızlıkla savaşmak. Tohumlar filiz verene kadar geçen o on dört gün; suladım mı fazla, az mı, bilemiyorum diye saatlerce kasaları koklayan ben. Kompost kutusu kurdum, mutfak artıklarını bıraktım, iki hafta sonra baktım böcekler var. Panik yaptım, her şeyi döktüm. Sonradan öğrendim ki o böcekler hata değil, kompostun çalıştığının işaretiymiş. Birinci yılın dersi buydu: organik bahçede doğayla değil, doğayla birlikte çalışıyorsun. İkinci yılda daha az müdahale ettim. Toprağa bir şey döküp beklemeyi öğrendim. Yaprak bitlerini görünce hemen ilaç koşturmak yerine sabun-su karışımı denedim. İşe yaradı. Toprak ne zaman su istiyor, ne zaman istemiyor, artık fark ediyorum. Parmağımı birinci boğuma kadar sokuyorum, kuru hissediyorsa suluyorum. Organik bahçe deneyimimin bana verdiği en büyük şey yiyeceğe farklı bakış. Süpermarkette bir domates aldığımda artık ne kadar çabuk solduğuna dikkat ediyorum. Kendi yetiştirdiğim domates iki haftaya kadar dayanıyor çünkü koparıldıktan bir gün sonra kullanıyorum. Hata ettim, çok hata. Fideleri çok erken dışarı çıkardım, bir don vurdu, hepsi gitti. Karpuz yetiştirmeyi denedim, sulama fazla oldu, dip çürüdü. Çilek kasalarına toprak yerine bataklık toprağı koydum, bir mevsim boşa geçti. Her hata bir şey öğretti. Şu an en büyük organik bahçe derdim gübrelemek. Kimyasal gübrenin hızını kompost karşılayamıyor, bu gerçek. Ama mahsul daha az, daha yavaş olsa da daha güzel oluyor. Tadı var, kokusu var. Çocuğuma kendi yetiştirdiğim domatesi verdiğimde aldığı haz benim için yeterli.