İstanbul tarihi yalı ziyareti deneyimi bir arşiv merakından doğdu. Eski fotoğraflarda Boğaz kıyısındaki ahşap yapıları gördükçe merak ediyordum; geriye ne kaldı, kaçı hâlâ duruyor? Boğaz'ın her iki yakasında yalı turu düzenleyen bazı özel rehberlik hizmetleri var. Bir gün birlikte çıktım. Arabayla değil tekneyle; Boğaz'dan bakınca farklı görünüyor yalılar. Kara tarafından çit ve duvar arkasında kalan şeyler, denizden açık seçik çıkıyor. İstanbul tarihi yalı ziyaretinde rehber her yapının hikayesini anlattı. Hangi ailenin yaptırdığı, hangi döneme ait, nasıl el değiştirdiği. Bu hikayeler kuru tarih değil, gıcırdayan ahşap zemindeki ayak sesi gibiydi; somut ve canlı. En çok etkilendiğim an yıkılmaya yüz tutmuş bir yalının önünden geçerken oldu. Boyası dökülmüş, pencereler kör, yosun tutmuş kıyı duvarı. Rehber dedi ki bu yapının on dokuzuncu yüzyılda kimler tarafından kullanıldığını biliyoruz; kim oturdu, hangi toplantılar yapıldı. Ama şimdi kimse içine giremiyor çünkü el değiştirme süreci çözülmemiş. İstanbul tarihi yalı ziyareti bana şunu öğretti: miras anlaşmazlıklara takılınca kaybolup gidiyor. Bu ülkede bu konuda sistemli bir koruma mekanizması ne kadar işliyor diye düşünmeden edemedim. Tekne yolculuğunun sonunda Boğaz'ı her iki yakadan görmüş, yüzlerce yılı bir günde taramış gibiydim. İstanbul tarihi yalı ziyareti bana bir şehrin katmanlarının aynı anda var olduğunu, ama çoğunun görmek isteyene göründüğünü hatırlattı.