Fas ev yemeği deneyimi planlarımda yoktu. Marakeş'te bağımsız gezip etrafa baktığım bir gün mahalle içlerinde kayboldum. Bir sokağa girince küçük bir kapı önünde yaşlı bir kadın oturuyordu. Gülümsedi, içeri davet etti. Tereddüt ettim ama girdim. Ev yemek kokan, zemin turuncu kilimle kaplı, duvarlarda renkli levhalar olan sade bir yerdi. Kadın Arapça konuşuyordu, ben Fransızcamla bir şeyler anlatmaya çalışıyordum; anlaşmak için işaret dili devreye girdi. Bir saat sonra önümde zeytinli tavuk güveci ve taze ekmek vardı. Fas ev yemeği deneyiminde o güvecin tadı eşsizdi ama beni etkileyen şey yalnızca yemek değildi. Kadın pişirirken beni mutfağa aldı, baharatları gösterdi. Bir kavanoz açtı, içinden tutam tutam aldı, burnuma uzattı; kokuları söyledi Arapça, ben tekrar ettim. Bu sahne çok sade ama çok gerçekti. Sofrada oturma biçimi de farklıydı. Ekmek kopar, tabaktan alırsın; çatal bıçak yok. Bu yeme biçimi başta garip geldi ama kısa sürede yemeğe tam katılım gibi hissettirdi. Parmak uçlarının temas ettiği yiyecek, yemeği daha somut kılıyor bir şekilde. Fas ev yemeği deneyiminden dönerken o kadının adını öğrenememiştim; bir kağıda yazdım hatırlatma olarak. Yemeğin içindeki baharat oranını da not ettim; zeytinağacı altındaki güveci evde yapmaya çalıştım, tutmadı tam. Eksik olan ne tarif ne malzeme; galiba o mutfak, o zaman, o davetti. O kapıya girerken tereddüt ettiğimi düşünüyorum hâlâ. Girmesem, o ev yemeği deneyimi olmayacaktı. Seyahatin en güzel anları çoğu zaman planlanmamış olanlardır.