Kutusunu açarken ellerim titriyordu. Aylarca araştırdım, karşılaştırdım, beklettim kendimi. Sonunda VR başlığı bende olacaktı. İlk gece tam üç saat sanal âlemde dolaştım. Ertesi sabah boynum tutulmuştu, gözlerim yanıyordu ama içim sevinçle doluydu. "Bunu hiç bırakmayacağım" diye düşündüm. İkinci haftanın sonunda başlığı kafama taktığımda fark ettim ki açmayı unuttuğum gün sayısı, kullandığım gün sayısını geçmişti bile. Hatam şuydu: VR başlığı deneyimini içerik tüketimiyle karıştırdım. Telefona ya da bilgisayara yaptığım gibi "biraz bakayım" diye değil, oturup hazırlanarak, alan açarak, kablo takıp yazılımı güncelleyip sonra da "acaba ne izlesem" diye on dakika kaybolarak başladım. Bu ritüel her seferinde beni o kadar yordu ki beyin sinyal veriyordu: çıkar raftan bir film izle. Bir de mide meselesi var. Açıkça söyleyeyim: ilk haftanın üçüncü günü mideme bir şey oldu. Sanal ortamda hızlı hareket eden sahneleri izledikten sonra gerçek dünyaya döndüğümde zemin benim için hâlâ sallıyordu. Bunu atlattım, vücut alışıyor sonunda, ama o alışma sürecinde kısa seanslar yapmak gerektiğini kimse önceden söylememişti bana. İki saatlik VR başlığı deneyimi yerine ilk başta on beş dakika kalmak gerekiyormuş. Bunu sonradan, hafifçe yeşermiş bir suratla okuyunca öğrendim. Üçüncü haftada kendimle dürüst olmaya çalıştım. Gerçekten ne için almıştım bunu? Oyun için mi? Oyunları otuz dakika sonra baş ağrısıyla bırakıyordum. Film için mi? Normal ekran çok daha konfortluydu. Sosyal VR deneyimi için mi? O platformlardaki insanlarla ne konuşacağımı bilemedim. Başlığı çekmeceye koyduğum gün bir nedamet duymadım. Daha çok "artık netleştim" hissi geldi. VR başlığı deneyimi benim için henüz günlük hayata girecek kadar olgunlaşmamış. Ekipman harikaydi, içerik ekosistemi değildi. Ya da ben yanlış beklentiyle başlamıştım. O çekmecede duruyor. Belki bir yıl sonra açarım, belki daha önce. Ama bu sefer beklentimi sıfırlayarak alacağım içine. Merak için, eğlence için. "Hayatımı değiştirecek" diye değil.