Hobbes, Locke, Rousseau, üç farklı sonuca ulaşsalar da hepsinin hareket noktası aynı: Bir zamanlar insanlar bir araya geldi ve güç devrederek devlet kurdu. Sosyal sözleşme teorisi eleştiri, tam da bu "bir zamanlar" anının tarihsel gerçekliği olup olmadığını sorgulamakla başlıyor. Gerçekte böyle bir toplantı hiç olmadı. Hiçbir nesil, önceki nesillerin kurduğu topluma katılma kararını özgürce almadı. İnsanlar belirli bir toprak parçasına doğuyor, o topluluğun normlarına, yasalarına ve hiyerarşisine tabi kılınıyor. Sosyal sözleşme teorisi eleştiri bu nedenle sözleşmenin geriye dönük bir kurgusal meşruiyet arayışı olduğunu ileri sürüyor. David Hume bu noktayı yüzyıllar önce net biçimde ifade etti: Suskunluk onay değildir. Bir ülkeden ayrılabilme imkânının teorik olarak var olması, kişinin o ülkenin sistemine fiilen rıza gösterdiği anlamına gelmiyor. Özellikle ekonomik ya da sosyal bağlar kıpırdamayı olanaksız kıldığında bu iddia büsbütün boşa düşüyor. Öte yandan teorinin dışladığı kitleler de var. Klasik sözleşme filozoflarının neredeyse tamamı, kadınları, köleleri ve yoksulları bu sözleşmenin tarafı saymadı. Evrensellik iddiasıyla kurulmuş bir çerçeve, aslında belirli bir grubun çıkarlarını meşrulaştırmak için kullanıldı. Sosyal sözleşme teorisi eleştiri, teorinin değersiz olduğunu söylemiyor. Sözleşme metaforu, bireyin devletle ilişkisini düşünmek için hâlâ işlevsel bir çerçeve sunuyor. Sorun, bu metaforun gerçek bir tarihsel uzlaşma gibi sunulması ve bu yanılsamanın üzerine meşruiyet bina edilmesi. Teoriyi araç olarak kullanmak ile onu kesin gerçek olarak kabul etmek arasında kritik bir fark var.