Havalimanından çıkıp taksiye bindim ve sürücüye adresi söyledim. Türkçe. Sürücü anlamadı. İngilizceye geçtim. Sürücü yine anlamadı. Ellerimi kullandım. Güldü, bir şeyler söyledi. Bir haftam boyunca bu sahneler defalarca tekrarlandı. Yurt dışında dil engeli deneyimim İspanya'daki ilk haftaydı. Burada yaşamak için gidiyordum ama hiç İspanyolca bilmiyordum. "Öğrenirim" diye düşünmüştüm. Ama "öğrenirim" ile "ihtiyacım var" arasında bir haftalık fark vardı. Yurt dışında dil engeli beni en çok süpermarkette vurdu. Kasada bir şey soruldu, anlamadım. Arka sıra biriktim, gülümsedim, başım salladım. Neye evet dediğimi bilmiyordum. Bu hissi tanımlamak zor, utanç da değil tam olarak, çaresizlik biraz daha yakın. İkinci gün küçük bir not defteri açtım. Her gün gidebileceğim yerlerin adlarını, günlük ihtiyaçları, basit cümleleri yazdım. "Bu ne kadar?", "Bunu istiyorum", "Anlamadım", bunları ezberledim. Küçük adımlar ama her gün bir adım daha. Yurt dışında dil engeli aynı zamanda beni sessiz biri haline getirdi. Toplantılarda, sosyal ortamlarda, katılmak istiyordum ama katılamıyordum. Bu suskunluk benim tercihim değildi. Ama dili bilmeden konuşmak mümkün değildi. Bir ay sonra küçük cümleler kurabiliyordum. Dört ay sonra gülünç hatalar yaparak ama akışla konuşabiliyordum. O ilk hafta bana bir şey öğretti: dil öğrenmek için baskı altında kalmak çok hızlandırıyor. Zor ama etkili.