Terapiye başlamadan önce kendime şunu söylemiştim: Ağlamayacağım. Ne de olsa ben "mantıklı" biriydim, olayları analiz edebiliyordum, "duygusal" olmamak bir tür güçlülük göstergesiydi benim dünyamda. Onuncu seansı hatırlıyorum. Çocukluğumdan küçük bir anı anlatıyordum, aslında önemsiz bir şey, diye düşünüyordum. Babamın beni bir hata yüzünden azarladığı ve ben de küçülmüş hissedip sustuğum bir sahne. Anlatırken sesim değişti. Sonra terapistim sessizce bir şeyler söyledi, tam ne olduğunu hatırlamıyorum ama bedenimde bir şey gevşedi ve terapide ağlamak işte o anda gerçekleşti. Durdurmaya çalıştım önce. "Üzgünüm" dedim, ağlamak için özür diliyordum. Terapistim şunu dedi: "Neden özür diliyorsunuz?" Bu soru beni bir daha durdurdu. Terapide ağlamak, sözcüklerle anlatamadığım bir şeyin bedenden geçmesi gibiydi. O güne kadar düşünce düzeyinde tuttuğum anılar, o an bedenime de geçti. Sanki zihinsel olarak bildiğim ama hissetmediğim bir şeyi sonunda hissettim. Sonrasında nasıldım? Hem yorgun hem de garip biçimde hafif. Sanki uzun süredir taşıdığım bir şeyi yere koymuştum, geçici olarak bile olsa. Ama asıl değişim sonraki haftalarda oldu. Terapide ağlamak bir kapı açtı, duygularımı "yönetmek" yerine onlarla oturmayı öğrendim. Daha önce seanslarda her şeyi analiz ederdim, mesafe koyardım. O günden sonra bazen sadece hissettim. Ve terapist zaten o alanı tutuyordu, yargılamadan, bir şeyi düzeltmeye çalışmadan. En çok şunu öğrendim: Ağlamak zayıflık değil, erişim demek. Uzun süredir bağlı olmadığım bir şeye erişim. Ve bu erişim olmadan, terapinin geri kalanı da o kadar derin işlemiyordu.