CGI sinema ilişkisi, yönetmenlerin ve izleyicilerin uzun zamandır sürdürdüğü bir tartışmayı besliyor. Bilgisayar destekli görüntülerin filmde yarattığı dönüşüm inkâr edilemez; ancak bu dönüşümün anlatı kalitesine ve duygusal gerçekliğe katkısı oldukça tartışmalı. CGI sinema tartışmasında iki pozisyon arasındaki gerilimi anlamak önemli. Bir tarafta, dijital görüntünün pratikte imkânsız olan her şeyi mümkün kıldığını ve yaratıcı ufku genişlettiğini savunanlar var. Öte tarafta, bu imkânların fiziksel dünyayla temasın kaybına ve dolayısıyla duygusal gerçekliğin zayıflamasına yol açtığını ileri sürenler. İkisi de kısmen doğru. CGI'nin duygusal gerçekliği nasıl etkilediğini anlamak için önce fiziksel sahnelerin izleyicide neden farklı bir etki yarattığını açıklamak gerekiyor. Yerçekimine, kütleye ve dirençe tabi olan fiziksel bir nesnenin davranışı, izleyicinin bedensel deneyimiyle örtüşür. Beden bu fiziği tanır; duygusal tepki bu tanışıklık üzerine kurulur. Tamamen dijital bir ortamda üretilen bir sekansın bu fiziksel sezgiyle örtüşme düzeyi, bazı durumlarda daha düşük kalabiliyor. Ancak CGI sinema eleştirisi, dijital araçla yapılmış her sahneyi aynı kefeye koyamaz. Çok sayıda sahnede CGI, fiziksel çekimle iç içe geçerek anlatıyı destekliyor ve farkında olunmaksızın işliyor. Sorun, CGI'nin araç olarak değil amaç olarak kullanıldığı ve görsel imkânın anlatının önüne geçtiği yapımlarda belirginleşiyor. CGI sinema meselesinde anlatı kalitesi ve bütçe arasındaki ilişki de sorgulanmayı hak ediyor. Yüksek CGI bütçesine sahip bir film, mutlaka daha iyi bir sinematik deneyim sunmuyor. Bütçenin görsel efekte kanalize edilmesi, senaryo ve karakter geliştirmesine harcanacak kaynağı azaltabilir. Bu ters etki, bazı büyük bütçeli yapımlarda açıkça gözlemleniyor.