Çekim yasası eleştirisi, kişisel gelişim sektörünün en büyük yanılgılarından birini mercek altına alıyor. "Ne düşünürsen onu çekersin", "Zihinde canlandır, gerçek olsun", bu fikirler motivasyon kitaplarından popüler seminerlere kadar geniş bir alanda dolaşıyor. Peki çekim yasasının bilimsel bir dayanağı var mı? Çekim yasası eleştirisi ilk noktada fizik bilimiyle yapılan metafor kirliliğini sorguluyor. "Yasa" kelimesi bir bilimsel zorunluluk çağrışımı taşıyor: yerçekimi yasası, termodinamik yasaları gibi. Oysa çekim yasası adıyla öne sürülen fikir herhangi bir bilimsel yasanın metodolojik standartlarını karşılamıyor. Kontrollü deneylerle test edilmemiş, yanlışlanabilir bir hipotez olarak kurgulanmamış, tekrarlanabilir bulgularla desteklenmemiş. Daha da sorunlu olan, çekim yasası söyleminin zihinsel hastalık, yapısal yoksulluk ve toplumsal eşitsizlik gibi meseleleri bireysel zihinsel yönelimin ürünlerine indirgeme eğilimidir. "Yeterince istemedin", "Zihniniz sizi geri çekiyor" gibi yorumlar, gerçek ve yapısal engelleri görmezden gelen bir bireyci suçlama mekanizması işletiyor. Bu tablo hem psikolojik hem de etik açıdan tehlikelidir. Çekim yasası eleştirisi, arka planda çalışan gerçek psikolojik mekanizmalara da dikkat çekiyor. Olumlu hedefler belirlemek motivasyonu artırabilir; bu, araştırmaların desteklediği bir bulgu. Ancak bu etki, zihinsel görselleştirmenin evrensel bir çekim gücü işletmesinden değil, hedef belirlemenin davranışsal değişiklikleri tetiklemesinden kaynaklanıyor. İki şeyi karıştırmak, gerçek değişim mekanizmalarını anlamayı zorlaştırıyor. Çekim yasasının bu denli popüler olmasının nedeni aslında anlaşılır: insanlar kontrol hissi arıyor ve bu anlatı o hissi sunuyor. Ama gerçek anlamda güçlenme, yanılsamalı bir kontrol hissinden değil, gerçek beceriler, fırsatlar ve destek sistemlerinden geliyor. Bunların sağlanması için bireysel zihinsel pratik değil, kolektif ve yapısal çözümler gerekiyor.