Türkiye'deki şehir ulaşım planlaması onlarca yıldır aynı kısır döngü içinde dönüyor: Yol genişletilir, trafik azalmaz; otopark yapılır, araç sayısı artar. Bu paradoks, şehirlerin araç merkezli bir mantıkla planlandığının ve bu mantığın değiştirilmesine gerçek bir irade gösterilmediğinin kanıtı. Toplu taşıma yatırımları, büyük kentlerde metro hatlarıyla sınırlı kalıyor. Ancak metro ağı genişledikçe entegrasyon sorunu da büyüyor; aktarma durakları yaya dostu değil, otobüs seferleri seyrek, son mil bağlantıları zayıf. Şehir ulaşım planlaması açısından bakıldığında, sistemin bütünsel bir strateji yerine parçalı yatırımlardan oluştuğu görülüyor. Bu da toplu taşımanın rekabetçi bir alternatif haline gelmesini engelliyor. Siyasi tercihler burada belirleyici. Köprü ve tünel projeleri, seçim meydanlarında görünür kazanımlar olarak öne çıkarılabiliyor; toplu taşıma ağının sessizce büyütülmesi ise kamuoyunda aynı etkiyi yaratmıyor. Şehir ulaşım planlaması alanında değişim için, güçlü ulaşım otoritelerinin kurulması, yaya ve bisiklet altyapısının sistematik olarak geliştirilmesi ve araç sahipliğinin gerçek maliyetini yansıtan fiyatlandırma politikalarının hayata geçirilmesi gerekiyor. Aksi hâlde, toplu taşıma ikinci sınıf konumunu korumaya devam edecek.