İspanya flamenko deneyimi benim için bir tatil değil, bir uyanıştı. Birkaç yıl Türkiye'de flamenko dersleri almıştım; tekniği öğrenmek istedim, sahnede gösteriş yapmak istedim. Sevilla'ya gittiğimde asıl amacım iki haftalık yoğun kurs almaktı. İlk günden anladım ki İspanya flamenko deneyimi sınıfta değil, sokaklarda başlıyordu. Sabah kahvaltısında gittiğim kafede arka masada iki kadın kısık sesle bir melodi mırıldanıyordu, flamenkoydu. Akşam mahallede gezerken bir evin açık penceresinden gitar sesi geldi; birisi içeride çalıştırıyordu, kimseye göstermiyor, kendi zevki için. Kursta hocam Andalusiyalı orta yaşlı bir kadındı. Ayak vuruşlarını öğretirken 'ritim kafanda değil, yerde' dedi. Ben bunu anlamaya çalışırken o ellerini göğsüne koydu: 'Duygu buradan gelir, sonra aşağı iner.' Teknik adım değil, iç ses önce geliyor. İspanya flamenko deneyimimin bana öğrettiği en büyük şey şuydu: flamenko bir performans değil, bir ifade biçimi. İnsanlar acıyı, sevinci, kaybı dans ederek söylüyor. Ben Türkiye'de adımları doğru yapmaya odaklanıyordum; orada anlam aramaya başladım. Dönüşümden sonra dans etme biçimim değişti. Artık aynalara bakmıyorum prova sırasında, içeri bakıyorum.