Türkiye caz vokali sahnesi son on yılda belirgin bir büyüme yaşadı. Küçük mekanlar, festival programları ve kayıt çalışmaları artıyor. Ama bu büyümenin içeriğine bakıldığında rahatsız edici bir şablon görülüyor: Çoğu vokalist aynı Batılı referansları taklit ediyor, aynı standartları seslendiriyor ve bunu yaparken kendilerine özgü hiçbir ses dili üretmiyor. Türkiye caz vokali tartışmalarında sıkça gündeme gelen bir soru var: Türkiye'nin kendi kültürel ses dağarcığını caza nasıl taşıyabiliriz? Bu soruyu soran isimler var, ama bunlar azınlıkta kalıyor. Makam sisteminin zenginliği, Anadolu'nun ritim gelenekleri, Türkçenin kendine özgü prozodisi, bunların hiçbiri ana akım Türkiye caz vokali yorumunda ciddi biçimde işlenmemiş. Bunun yerine, bir Kuzey Amerika metropolünde üretilmiş standartların Türkçe ya da İngilizce tercihen anlaşılmaz bir aksanla yeniden seslendirimi hâkim. Bu durumun arka planında birkaç etken var. Türkiye caz vokali eğitimi büyük ölçüde Batı konservatuvar modelini kopyalıyor. Öğrencilere öğretilen teknik dil, makamsal düşünmeyi değil tonal sistemi esas alıyor. Mezunlar da bildikleri çerçeve içinde kalmaya devam ediyor. Öte yandan piyasa talebi de benzer bir yönde çekiyor: Kafeler ve festival organizatörleri "caz gibi ses çıkaran" bir şey istiyor. Bu talep özgünlükten çok tanınabilirliğe yaslanıyor. Oysa caz, tarihsel olarak farklı kültürel geleneklerin birleştiği ve dönüştüğü bir müzik biçimi olageldi. Brezilya, Hindistan ve bazı Afrika ülkelerinde caz müzisyenleri kendi yerel ses repertuarlarını caz grameriyle birleştirerek özgün bir dil ürettiler. Türkiye'de bu sentez neden gerçekleşmiyor diye sormak gerekir. Türkiye caz vokali sahnesi, taklit ile özgünlük arasındaki mesafeyi kapatmak istiyorsa önce kendi sesini tanıması gerekiyor. Bunu yapan nadir vokalistler var ve yaptıklarında ortaya çıkan müzik gerçekten dikkate değer bir şey söylüyor. Ama bu sesler hâlâ marjinde kalıyor. Eleştiri görevi, bu marjindeki özgün sesleri görünür kılmak ve onları çevreleyen baskıcı taklitçiliği adıyla anmaktır.