Gece yarısı sinema gösterimine tek başıma gitmeyi hiç planlamıyordum. O gece arkadaşım son dakikada iptal etti. Bilet alınmıştı, film başlıyordu. Gittim. Salona girdiğimde on kişi vardı belki. Gece yarısı sinema seansında böyle olur; az kişi, başka bir atmosfer. Arkaya yakın bir koltuk seçtim. Etrafımdaki boş koltuklara baktım. Bir rahatsızlık vardı içimde ama geçti. Film başladı. Gece yarısı sinemada bir şey fark ettim: dikkatim çok daha yoğundu. Yanımda konuşacak kimse yoktu. Sahneyi yorumlayacak, bakışacak kimse. Sadece film ve ben vardık. Bir sahnede salonda yalnızca iki kişi güldü. Ben ve karşı köşedeki biri. Bakıştık, döndük. Bu anlık bağlantı tuhaf ama güzeldi. Gece yarısı sinema deneyiminin en çarpıcı yanı filmin ardından geldi. Saat gece birdi, sokak boştu. Sinemadan çıktım, yürüdüm. Aklımda film vardı. Evime kadar düşündüm. Tek başıma olmak bu işlemin önünü açmıştı; arkadaşla çıksak belirki yeme içme tartışmasına girerdik ve film arka plana düşerdi. Gece yarısı sinema deneyiminden aldığım en büyük ders şu: bazen bir şeyi yalnız yaşamak onu daha derin hissettirebiliyor. Paylaşmamak kayıp değil, bazen kazanç. O geceden sonra zaman zaman kasıtlı olarak yalnız sinemaya gidiyorum. Seçici oluyorum, filmi doğru seçiyorum. Ve gece yarısı seansları hâlâ tercihim.