Gülümseme terapisi eleştirisi, psikoloji pratiğinin dışında tutulmuş ama toplumsal düzeyde giderek daha fazla konuşulmaya başlanmış bir meseledir. "Gülümseyince kendini daha iyi hissedersin", "Zorla da olsa gül", bu öneriler yüzeyde masum görünse de altında ciddi bir sorunlu varsayım yatıyor. Gülümseme terapisi eleştirisi, her şeyden önce yüzeysel duygu yönetimi ile gerçek psikolojik iyileşme arasındaki farka dikkat çekiyor. Yüz kasları ile duygular arasında çift yönlü bir ilişki olduğu doğru; bazı deneysel çalışmalar gülümsemenin ruh halini hafifçe etkileyebildiğini göstermiş. Ancak bu ilişki sınırlı, bağlam bağımlı ve klinik olarak anlamlı bir dönüşüm sağlamaktan uzak. Öte yandan, gülümseme terapisi yaklaşımı daha derin bir soruyu doğuruyor: bu uygulama gerçekten duyguyu değiştiriyor mu, yoksa duyguyu gizlemeye mi teşvik ediyor? Çalışma hayatında bu ayrım özellikle kritik. Hizmet sektöründe çalışanlar, duygusal emek (emotional labor) adı verilen bir olguyla karşı karşıya kalıyor. Gerçekte hissettikleri duyguları bastırıp müşterilere sahte bir pozitiflik sergilemek zorunda kalan çalışanlar, zamanla tükenmişlik yaşıyor. Gülümseme terapisi eleştirisi aynı zamanda toplumsal bir boyut da taşıyor. Kadınlar tarihsel olarak "daha çok gülümse", "surat asma" gibi sosyal baskıyla karşılaşıyor. Bu baskı, kişinin duygusal otonomisini kısıtlayan bir norm olarak işliyor. Bu normu terapi adıyla meşrulaştırmak, sorunlu bir toplumsal örüntüyü psikolojik bir çözüm kılığına büründürmek anlamına geliyor. Gerçek anlamda duygusal sağlık, duyguları bastırmakla değil onları tanımakla, anlamlandırmakla ve işlevsel biçimde ifade etmekle inşa ediliyor. Bunun için gülümseme değil, duygu düzenleme becerileri gerekiyor. Kabul Temelli Terapiler, Duygu Odaklı Terapi ve bilişsel yeniden yapılandırma teknikleri bu konuda çok daha sağlam bir zemin sunuyor. Gülümseme bunların hiçbirinin yerini tutmuyor.