Sanat eseri özerklik müze tartışması, bir nesnenin özgün işlevsel, ritüel ya da mimari bağlamından koparılarak müze mekânına taşınmasının anlam üretimini nasıl dönüştürdüğünü sorgular. Bu mesele hem epistemolojik (neyi biliyoruz?) hem etik (hangi hakla taşıyoruz?) hem de estetik (bağlam değişince deneyim değişiyor mu?) boyutlar taşır. Sanat eseri özerklik tartışmasını kuramsal açıdan temellendiren iki kutuplu bir gerilim söz konusudur. Bir yanda sanat eserinin estetik özerkliği savunusu: müze nesneleri bağlamdan soyutlayarak saf estetik deneyime zemin açar, tarihsel karmaşadan arındırılmış bir 'beyaz küp' sunar. Öte yanda eleştirel bağlamcılık: müze ortamı nesneleri 'sanat' kategorisine zorunlu olarak sokar; bu sınıflandırma nesnelerin kültürel söylemleri içindeki işlevini yanlış temsil eder ya da tamamen bastırır. Sömürgecilik ve müze koleksiyonları bu tartışmanın en sıcak odak noktasıdır. Sanat eseri özerklik müze çerçevesinden bakıldığında kanonik Avrupa müzelerindeki Afika, Asya ve Okyanus objelerinin büyük çoğunluğu sömürge dönemi el koymaları aracılığıyla toplandığından nesnenin 'sergileme bağlamı' ideolojik bir mesajı içermektedir. İade tartışmaları bu gerilimi gün yüzüne çıkarmış; iade yanlıları bağlamı koymayı, iade karşıtları ise evrensel erişimi ön plana çıkarmıştır. Müze vitografisi (museography) ise bu tartışmaya pratik yanıt üretmeye çalışır. Yeniden bağlamlandırma (recontextualization) stratejileri: ses enstalasyonları, filimler ve alan arkeolojik materyalleri müze içinde bağlam simüle eder. Ancak bu müdahaleler, sanat eseri özerkliğinin illüzyonunu kırmayı mı yoksa güçlendirmeyi mi hedeflediği sorusunu tetikler; bu soru yanıtsız kalmaya devam etmektedir.