Köy evi arama deneyimi başladığında dedem hâlâ hayattaydı. Küçüklüğümde ondan dinlemiştim o köyü: taş duvarlar, bahçedeki incir ağacı, kuyunun başında oturulan öğleler. Dedem göç etmişti, köy geride kalmıştı. Harita üzerinde yeri bulmak kolay oldu. Eski köy evi arama deneyimi asıl sahada başladı: oraya giden yol harita uygulamasında kayalıktı, araba gidemiyor. Yürüdüm. Otuz dakika yürüdüm. Köye yaklaştıkça yapılar belirdi. Taş ev, taş duvar, yarı yıkılmış. Görüntü dedemin anlattığıyla örtüşüyordu ama onlarca yıl geçmişti üzerinden ve her şey zamanla konuşmuştu. Köy evi arama deneyiminde o anı anlatmak güç. Dedemin tarif ettiği incir ağacı hâlâ ayaktaydı. Yaşlı, eğilmiş, dalları taşa yaslanmış. Ama dikiliydi. Altına oturdum, bir süre durdum. O an için önceden hazırlanmamıştım; göz yaşı gelince şaşırdım. Bir yerde köy evi arama sadece merak ya da nostalji değil. Nereden geldiğini anlamak, o yolun bir parçasına dokunmak. Dedem o incir ağacının altında büyümüştü. Ben altında oturdum. Bu bağlantı kâğıt üzerinde değil, fiziksel bir yerde gerçekleşti. Fotoğraf çektim, köyü yürüdüm. Kimse yoktu. Tek bir baca tütüyordu uzakta. Bir yaşlı adam kapısında çay içiyordu, selam verdim, selam aldım. O gün dedeme anlattım. Gözleri doldu. Beni bu yüzden göndermişti zaten belki.