Bir dönem hem yalnız hem de yalnızlıkla savaş halindeyim. Bu garip bir savaş çünkü rakibim aynı zamanda benim. Yalnızlıkla barışmak benim için önce onu kabullenmekle başladı. Uzun süre yalnızlığı geçici bir durum, bir hata, düzeltilmesi gereken bir açık gibi gördüm. Çevrem değişiyordu, şehir değişikliği, arkadaş gruplarının dağılması, ve ortada kalan ben olmuştum. Sessiz bir eve dönmek, hafta sonlarını planlamak için arayan kimsenin olmadığını fark etmek. Bunlar küçük ama birikimli şeylerdi. Yalnızlıkla barışmak demek onu sevmek değildi. Bu ayrımı yapmam çok zaman aldı. Barışmak, onun varlığıyla savaşmayı bırakmak demekti. Çünkü "yalnızım" düşüncesi geldiğinde onu kovmaya çalışmak enerji tüketiyordu. Her gece bir şeyler planlayarak ya da sosyal medyada kaybolarak yalnızlığı örtbas etmeye çalışmak daha da yoruyordu beni. Bir gün deneme yaptım: o sessiz öğleden sonrayı doldurmak yerine geçirdim. Kitap okudum, müzik dinledim, pencerenin önünde oturdum. Kafamda o tanıdık his vardı: "Bunun yerine bir yerde olmalısın." Ama onu dinlemedim bu sefer. Yalnızlıkla barışmanın en beklenmedik kısmı şuydu: o sessizlikte kendimle tanışmaya başladım. Sürekli dışarıya bakarken fark etmediğim şeyler görünür oldu. Ne düşündüğüm, ne istediğim, neleri çok uzun süredir öteletiğim. Aylar içinde ilişkim yalnızlıkla değişti. Artık onu bir düşman gibi değil, zaman zaman gelip geçen bir misafir gibi görüyorum. Bazı günler ağır, bazı günler hafif. Ama artık kapıda görünce içim sıkışmıyor. Giriyor, oturuyor, zamanı gelince çıkıyor.