Bir ortaokul öğrencisine hangi konuların ilgisini çektiğini sorsanız, büyük ihtimalle müfredatta yer almayan şeyler sayacak. Sizi şaşırtır mı? Müfredat eleştiri açısından bu, şaşırtıcı değil, müfredatın tasarım süreci öğrenciden değil, onun dışındaki paydaşlardan başlıyor çünkü. Müfredatları hazırlayan yapılar, çoğunlukla akademisyenler, bürokratlar, baskı grupları ve bazen siyasi irade tarafından şekillendiriliyor. Öğrencinin sesi bu süreçte sistematik olarak yok. Sonuç: konular seçiliyor, ama hangi konuların öğrenci için anlamlı olduğu, onların gelişimini gerçekten destekleyip desteklemediği ikincil bir mesele haline geliyor. Müfredat eleştiri bağlamında bir başka sorun, içeriğin sınav merkezli şekillenmesi. Türkiye'deki merkezi sınav sisteminde öğretmenin ve öğrencinin önceliği, anlamaktan çok testlerde çıkan formatlara hazırlanmak oluyor. Bu durum müfredat tasarımını da geri dönüşümlü biçimde etkiliyor: Sınavda çıkmayan konu öğretilmemeye, öğrenilmemeye başlıyor. Bir diğer boyut, müfredatın güncel bilgi üretiminden ne kadar geride kaldığı. Özellikle fen bilimleri ve sosyal bilimler alanında müfredattaki içerik ile gerçek dünyanın güncel tartışmaları arasında ciddi bir açık var. Öğrenci, gerçekten neyin tartışıldığını değil, onlarca yıl önceki perspektifi öğreniyor. Müfredat eleştiri yapılırken adil olmak gerekiyor: Merkezi müfredatın bazı avantajları var, standart bir eğitim zemini sağlıyor, taşra ile şehir arasındaki farkı azaltmaya çalışıyor. Ama bu avantajları korurken öğrenciyi daha fazla sürece dahil etmek, müfredatı daha dinamik ve esnek yapmak mümkün. Bunun için önce kimin sesi duyulduğunu sormak şart.