O gece saat 02.30'du ve yeni getirdiğim minik kedi deneyimi yaşıyordum; tabii benim açımdan değil, onun açısından. Taşınma kutusundan çıktığı an ne yapacağımı bilemedim. Küçücük kedi, odanın köşesine sinmiş, gözleri normalden iki kat büyük görünüyordu. Ben oturdum beklemeye başladım. Yarım saat geçti. Bir saat geçti. Hiç kıpırdamadı. O gece kedi deneyimi konusunda ne kadar az şey bildiğimi anladım. Yıllarca köpekle büyümüştüm. Köpekler gelir, koklarlar, sevinç gösterisi yaparlar. Kediler başka bir dünyadan gelmiş gibi davranır. Sabahın üçünde yavaşça yere uzandım. Kedi beni izliyordu. Ben de onu. Sanki iki yabancı aynı odada sessizce birbirini tartıyordu. Sonra çok ufak bir şey oldu: kedi, yerinden kalkıp üç adım attı. Durdu. Tekrar attı. Yavaşça benim yanıma geldi ve küçük buruncuğunu elime değdirdi. O an bir şey anladım. Kediler güven ister, acele etmez. Seni seçmeleri için seni hissetmeleri lazım. Köpek gibi hemen bağlanmazlar ama bir kez bağlandıklarında o bağ çok farklı bir şey olur. O ilk geceden bu yana üç yıl geçti. Şimdi her sabah kalktığımda ilk beni gören o. Bazen üzerime atlıyor, bazen sadece ayaklarıma sürtünüyor. Ama o ilk bakışmayı, o ilk buruncuk dokunuşunu hiç unutmayacağım. Kedi deneyimi diye düşündüğüm şey aslında onunla başladı. Kendi çabamla değil, onun inayetiyle. O gece bana en büyük dersi o verdi: bazen en iyi şeyleri bekleyerek, sessizce, karşındakine alan tanıyarak kazanırsın. Kedim beni üç yılda çok şey öğretti ama ilk geceden itibaren başlamıştı o öğretim.