Sabah beşte alarm çaldığında çadırın içi hâlâ karanlıktı. Kapadokya'ya ilk kez gidiyordum ve rehberim gün doğumunu peri bacaları arasında karşılamak istiyorsak erken kalkmalıyız demişti. Uyku sersemliğiyle ayakkabılarımı giyerken bu zahmetin değeceğinden emin değildim. Göreme peri bacaları gün doğumu için çıktığımız yol kısa ama kayalıktı. El feneriyle ilerliyorduk, sesimizi kısıyorduk sanki bir şeyi uyandırmaktan korkuyorduk gibi. Vadiye indiğimizde hava hâlâ gri, ufuk pembeye dönmeye yeni başlamıştı. O an geldiğinde hazır değildim. Güneş vadinin doğusundan sızdığında peri bacaları adeta içeriden aydınlandı. Tüf kayaların rengi birkaç dakika içinde krem pembeden turuncu kırmızıya döndü. Ben orada donup kaldım, fotoğraf makinemi de unuttum bir süre. Başka bir gezegene gittiğim duygusu tam olarak buydu; gözlerimin gördüğü manzara beynim için bilindik bir kategori bulamıyordu. Göreme peri bacaları gün doğumu deneyiminin kendine özgü bir sessizliği vardı. Rüzgar yoktu, kuş sesi yoktu, sadece giderek parlayan ışık ve kayaların değişen renkleri. Yanımda duran yabancı bir çift de konuşmuyordu. Herkes sessizce tanık oluyordu. Rehberim "Bu vadiye yüzlerce kez geldim, hiçbiri birbirine benzemez" dedi. Bunu o zaman tam anlamamıştım; ama dönerken farklı bir bakışla baktım her şeye. Aynı manzara farklı ışıkta bambaşka bir şeydir. Kapadokya'dan döneli aylar oldu, ama Göreme peri bacaları gün doğumunun o ilk anı hâlâ çok net hatırlıyorum. Bazı deneyimler fotoğrafa sığmaz; bu da öyle. En iyi yaptığım şey birkaç dakika makineyi indirip sadece bakmaktı.