Fırtına Vadisi çay kıyısı denilince aklıma her şeyden önce ses geliyor. Çayın üstündeki köprüden geçerken duyduğum o gürültü, taşların üzerinden atlayan suyun ritmi; bu ses hâlâ kulaklarımda. Karadeniz'in iç vadilerine ilgi duyuyordum ama Fırtına Vadisi'ni beklemiyordum. Arkadaşlar anlata anlata bitiremezdi, ben de görmek istedim. Ekim ayında gittik; mevsim geç de olsa yapraklar hâlâ renkliydi, havada o nemli toprak kokusu vardı. Bir gece kalacaktık, çay kıyısındaki küçük bir pansiyona yerleştik. Akşam yemeğinde ev yapımı mısır ekmeği ve karalahana çorbası. Pansiyonun sahibi Remzi Bey bize vadi hakkında anlattı; genç nüfusun göç ettiğini, köydeki evin boş kaldığını, ama çayın her mevsim aktığını söyledi. Geceyi en iyi tarif eden şey o sestir. Fırtına Vadisi çay kıyısında odanın penceresini açık bıraktım. Çayın sesi var, ötesinde hiçbir şey yok; şehrin gürültüsü, bildirim sesi, trafik hiçbiri. Böyle bir sessizliğin içindeki su sesi aslında çok gürültülüdür, ama huzur verir. Sabah erkenden kalktım ve kıyıya indim. Çayın kenarındaki taşlara oturdum. Suyun altındaki çakıllar net görünüyordu, o kadar berrak ki. Bir tane el değmemiş yaprak kıyıya konmuş, döne döne ilerliyordu akıntıyla. Bu manzarayı izlerken kafam hiç bu kadar boş olmamıştı uzun zamandır. Fırtına Vadisi çay kıyısında geçirdiğim o geceyi ve sabahı arada bir hatırlıyorum. Özellikle iş yoğunluğunda bunaldığımda. Aklım oraya gidince biraz nefes alıyorum. Bazı yerlerin hatırası dahi iyi geliyor insana.