Nemrut Krater Gölü'ne gitme fikri aklımda uzun süredir vardı. Bitlis'in derinlerinde, bir volkanın içinde oluşmuş iki göl. Sülüklü ve Nemrut. İnsanlar genellikle günübirlik gidiyor. Ben gecelemek istedim. Oraya ulaşmak kolay değil. Dağ yollarından sonra patikaya geçiyorsunuz, sonra kraterin kenarına tırmanıyorsunuz. Sırt çantamda uyku tulumu, küçük bir çadır ve iki günlük yiyecek vardı. Yanımda bir arkadaş, o da aynı fikirdeydi. Kraterin kenarına ulaştığımızda öğleden sonraydı. Aşağıda Nemrut Krater Gölü duruyordu. Koyu mavi, neredeyse siyah bir su. Etrafı sarp kayalıklarla çevriliydi. Rüzgar şiddetliydi, ayakta durmak zordu. Yavaşça aşağıya indik. O gece göl kenarında ateş yaktık. Küçük bir ateş. Dağdan getirdiğimiz odunlar tükendi, ateş söndü. Karanlıkta oturdu kaldık. Nemrut Krater Gölü'nün gece yüzeyi hiçbir yansıma vermiyordu, tamamen matmahtı. Ama gökyüzü parlaktı. Gece yarısı uyandım. Çadırdan çıktım. Rüzgar durmuştu. Göl yüzeyi şimdi yıldızları yansıtıyordu. Öylece oturdum kraterin kenarında. Nemrut Krater Gölü'nün o sabah öncesi sakinliğini tarif etmek güç. Hiçbir şey yoktu. Sadece su, taş ve gökyüzü. Saatlerce oturmak isterdim ama soğuk bastırdı. Çadıra döndüm. Sabah erkenden tekrar kalktım, güneş kraterin doğu duvarından içeri süzülürken göl yüzeyi değişti. Siyahtan koyu maviye, oradan turkuaza döndü. Nemrut Krater Gölü deneyimi bana şunu verdi: şehrin gürültüsünden o kadar uzağa gitmek gerekiyor ki içi temizlemek mümkün olsun. Yarım saatlik bir park yürüyüşü ya da balkon oturuşu değil. Gerçek yalnızlık, gerçek sessizlik. Oraya gitmek kolay değil ama götürdüğü yer bambaşka bir yer.