Sıfır atık yaşam deneyimine başlamadan önce kendimi hazır hissediyordum. Videolar izlemiştim, makaleler okumuştum, bez çantam ve cam kavanozlarım hazırdı. Pazartesi sabahı kararlıydım. Cuma akşamı neredeyse pes ediyordum. İlk gün mutfakta başladım. Sabah kahvaltısı için alışkanlıkla dolabı açtım. Plastik ambalajlı peynir, folyoya sarılı tereyağı, plastik kapaklı reçel. Hepsine baktım. Hiçbirini atamayacaktım ama bir dahaki alışverişte bunları almayacaktım. İyi başlangıç, düşündüm. Öğlen yemeğine kadar her şey yolundaydı. Ama akşam yorgundu. Bir şeyler sipariş etmek istedim. Sıfır atık yaşam deneyiminin önündeki en büyük duvar bu: yorgunlukta alınan kararlar. Hazır yemek kutuları, poşetler, plastik çatal. Telefonu kapattım, geçen haftadan kalan mercimeği ısıttım. Üçüncü gün markete gittim. Her şeyi listeme göre almak istedim: açık ürünler, ambalajsız sebze-meyve, cam kavanoza konan zeytinyağı. Yarısını bulabildim. Diğer yarısı için dört farklı yer dolaştım. Üç saat sonra eve döndüğümde bitkin düşmüştüm. Sıfır atık yaşam deneyiminin ilk haftasında en fazla tükettiğim şey enerjimdi. Beşinci gün kavanozlarım doldu. Mutfak tezgahı karışmıştı. Bir anda her şeyi bırakmak istedim. Ama bunun yerine küçük bir adım attım: her şeyi bir gece bıraktım, ertesi sabah baktım. Hâlâ devam etmek istiyordum. Yedinci gün çöp kovasına baktım. Bir haftalık atık çok azdı. Birkaç ambalaj kağıdı, iki sarımsaklı ekmek torbası. Bu görüntü bana o haftanın yorgunluğunu unutturdu. Sıfır atık yaşam deneyiminin ilk haftasından çıkardığım en önemli ders şu: mükemmeliyetçilikten vazgeç. Yüzde yüz sıfır atık mümkün değil, en azından başlangıçta. Ama yüzde elli bile büyük bir fark. O yüzde elliden başla.