İstanbul tarihi mimari gezi, mesleğe başladıktan sonra bambaşka bir anlam taşımaya başladı. Çocukken turistik gösteri gibi gelirdi o eski yapılar. Mimarlık eğitimi aldıktan sonra aynı yolda yürürken adeta farklı bir dil okuyorum. Geçen yıl bir grup öğrenciyle birlikte Eminönü'nden Sultanahmet'e yürüdüm. Yol boyunca her yapıda bir şey gördüm; bir cephe detayı, bir kemer açısı, taş ile tuğlanın birleşim noktası. İstanbul tarihi mimari gezi salt estetik bir deneyim değil; benim için her adımda tarihin katmanlarını okumak. Ayasofya'nın içine girdiğimde mühendislik hesaplamaları devreye girdi. O kubbenin nasıl ayakta durduğunu düşünmeden edemiyorum. Duvarlardaki çatlaklar, yüzyıllar içinde geçirilen onarımların izleri; bunlar birer hata değil, yapının hafızası. İstanbul tarihi mimari gezi bana hem hayranlık hem alçakgönüllülük veriyor. Bizans döneminden Osmanlı'ya geçişin mimari izlerini görmek de ayrı bir deneyim. Aynı mekânda iki uygarlığın ellerinin değdiği yerleri fark etmek; bu, başka hiçbir ülkede aynı yoğunlukla yaşayamadığım bir his. İstanbul tarihi mimari gezi, mesleki tatmin açısından da besleyici. Bir ofiste tasarım yaparken ilham kuruduğunda, Yarımada'da bir yürüyüş iki saatte dolduruyor o boşluğu. Kütüphaneden değil, taştan öğreniyorsunuz. Her Mayıs ayı bu yürüyüşü tekrarlıyorum. Her seferinde daha önce fark etmediğim bir detay yakalıyorum. Şehir değişmiyor; ben değişiyorum.