Otuz yaşımı geçtiğimde kendi kendime bir muhasebe yaptım. İyi bir işim vardı, insanlar beni başarılı görüyordu, maddi sıkıntım yoktu. Ama mutsuz hissediyordum ve bunu kimseye söyleyemiyordum. Çünkü mantıklı bir sebebi yoktu. Aristoteles mutluluk eudaimonia kavramıyla tesadüfen bir üniversite kitabından tanıştım. Aristoteles mutluluğu anlık zevk değil, bir tür insan olarak çiçek açmak olarak görüyordu. Eudaimonia, iyi bir ruh hali değil, potansiyelini gerçekleştirme hali. Bu ayrım beni düşündürdü. Aristoteles mutluluk anlayışına göre mutlu olmak için erdem gerekiyor, erdem de pratikle kazanılıyor. Cesur olmayı düşünerek değil, cesur davranarak öğreniyorsun. Adil olmayı, dürüst olmayı. Bu anlayışta mutluluk bir hediye değil, bir inşa. Kendi hayatımı bu çerçeveyle sınadım. Neye zaman harcıyordum? Gerçekten değer verdiğim şeylere mi, yoksa başkalarının değerli bulduğu şeylere mi? Bu soru rahatsız ediciydi. Kariyerimde büyük ölçüde başkalarının beklentilerine göre yön seçmiştim. "İyi" sayılan işler, "prestijli" sayılan unvanlar. Aristoteles mutluluk eudaimonia fikrinde "ergon" kavramı var, insanın özgül işlevi. Akıl yürütmek, toplumda yaşamak, katkıda bulunmak. Benim için bu ne? Bu soruyu kendime sormak birkaç yılımı aldı. Hâlâ tam olarak cevaplamış değilim. Ama şunu gördüm: mutsuzluğumun kaynağı koşullar değil, nereye doğru ilerlediğim konusundaki belirsizlikti. Aristoteles bana cevap vermedi, ama doğru soruyu sormayı öğretti.