Mahkeme salonuna girdiğimde bacaklarım titriyordu. Yıllarca çeviri yaptım ama bu ilk mahkeme tercümanlığı deneyimimdi. Salon sessizdi, ahşap kürsüler, yargıcın masası, avukatlar, müvekkiller ve bir kenarda ben. Mahkeme tercümanlığı, normal çeviri gibi değil. Siz konuşurken karşı taraf dinliyor; siz çevirirken süre akıyor. Hiç duraksamanız, salonun tüm dinamiğini bozuyor. O gün tanık ifadesine geçildiğinde ilk cümle geldi. Ben çevirmeye başladım. Sonra hâkim bir terim kullandı, Türkçede net bir karşılığı olmayan, hukuki nüansı olan bir ifade. Beş saniye sustum. Salon baktı. Mahkeme tercümanlığında beş saniye bir sonsuzluk. O anın fotoğrafı aklımda net. Avukat hafifçe öne eğildi, kalemini masaya koydu ve bana baktı. Yargıç kaşlarını kaldırdı. Ve ben içimden: "Uygun karşılığını söyle, açıklama ekle, devam et" dedim kendime. Sesim çıktı. Terimi verdim, parantez içinde kısa bir not düşürdüm: "Bu ifade Türk hukukunda tam karşılığı olmayan bir terimdir, yakın anlam şudur." Hâkim başını salladı. Devam edildi. O noktadan sonra mahkeme tercümanlığı deneyimim farklı bir boyut kazandı. Artık yalnızca dillerin arasında köprü kurmuyordum; hukuki bağlamın, duruşmanın seyrinin, insanların haklarının tam ortasında duruyordum. O günden sonra her mahkeme öncesinde davaya ait terim listesi çıkarıyorum. Hâkime ve avukatlara önceden kısa bir brifing teklif ediyorum. Çoğu kabul ediyor. Mahkeme tercümanlığı beni hatalı olduğumda bile durup düzeltebildiğim bir meslek insanı yaptı. Donup kalmak bitti değil, ama artık o anın nasıl geçeceğini biliyorum.