Sartre varoluşçuluk deyince bilmeden önce şunu hayal ettim: kasvetli Paris kafeleri, sigara içen filozoflar, anlamsızlık üzerine tartışmalar. Biraz doğruydu. Ama ilk okuduğumda hissettiğim şey bunlar değildi. Hissettiğim şey rahatsızlıktı. "Varoluş özden önce gelir" cümlesi beni sarstı. Doğmadan önce belirlenmişliğim yok demekti bu. Bir amacım, bir doğam, bir planım yok peşinen. Kim olduğum, ne yaptığıma göre şekilleniyor. Bu özgürleştirici görünüyor, değil mi? Ben tam tersini hissettim: ürpertici. Sartre varoluşçuluk perspektifinden bakıldığında hiçbir bahane kalmıyor. "Böyle yetiştirildim" diyemiyorsun. "Başka seçenek yoktu" diyemiyorsun. Her şey bir seçim. Ve seçimin ağırlığı omuzlarda. Bu kavramla birkaç hafta boğuştum. Uyurken kafam çalışıyordu. "Peki ya gerçekten seçemiyorken?" diye sordum. Bu soru beni uzun süre meşgul etti. Zamanla şunu anladım: Sartre beni sorumluluğu kabullenmek için uyandırmak istiyordu. Özgürlük ağır bir şey. Ama o ağırlığı taşımayı reddedersek başkalarının senaryolarını yaşıyoruz. Varoluşçuluk bende şunu bıraktı: Seçmemek de bir seçim. Pasif kalmak da bir tavır. Bu farkındalık rahatsız edici ama dürüst. Ve dürüstlük, rahat yalanlardan daha uzun ömürlü.