Sosyal medyada kaydırma yaparken kendinizi tanıdığınız bir semptom listesiyle karşılaşıyorsunuz. "Bu tam benim!" diyorsunuz ve bir etiket buluyorsunuz kendinize. Öz-teşhis tehlikesi tam bu noktada başlıyor, klinik tanı koymak için eğitilmemiş biri olarak karmaşık bir psikolojik tabloyu birkaç maddelik listeye indirgemek. Son yıllarda ADHD, otizm spektrumu, narsisizm, borderline kişilik bozukluğu gibi klinik terimler günlük dilde çok geniş bir kullanım alanı buldu. Birinin telefona odaklanamıyor olması ADHD, birinin empati kuramaması narsisizm, birinin ruh halinin değişken olması borderline gibi yorumlanabiliyor. Oysa bu tanıların konulabilmesi için kapsamlı bir klinik değerlendirme, kapsamlı anamnez ve zaman içindeki örüntü gözlemi gerekiyor. Öz-teşhis tehlikesi yalnızca yanlış bir etiket taşımakla bitmiyor. Gerçek bir sorunu maskeleyebiliyor; üstelik gerçekten ihtiyaç duyulan profesyonel yardıma başvurmayı erteliyor. "Ben zaten kendi sorunumu biliyorum" hissi, kişiyi terapi arayışından uzaklaştırabiliyor. Öte yandan yanlış bir öz-teşhis, kişinin kimliğini o etiket etrafında şekillendirmesine yol açabiliyor, bu da hem kişisel büyümeyi hem de ilişkileri olumsuz etkiliyor. Bu noktada empati de gerekli: İnsanlar neden öz-teşhise yöneliyor? Çünkü ruh sağlığı hizmetlerine erişim pahalı, süreci uzun ve çoğunlukla yorucu. Kendine bir çerçeve bulmak, başlangıçta rahatlatıcı. Bunu anlamak mümkün. Yapıcı bir yaklaşım şu olabilir: "Bu belirtiler beni tanımlıyor" demek yerine "Bu belirtiler bir şeylerin işaret fişeği olabilir mi?" sorusunu sormak. Kendi deneyiminizi anlamlandırmaya çalışmak meşru; bunu klinik bir tanı formatına sokmak ise riskleri olan bir adım. Öz-teşhis tehlikesi, farkındalıktan değil, bilginin sınırlarını görmezden gelmekten kaynaklanıyor.