Dans sahne deneyimim üç yıllık bir dans serüveninin ortasına düştü. Studio kursu aldım, haftada iki gün gittim, evde tekrarladım. Ama bir türlü sahneye çıkmamıştım. Hocanın yıl sonu gösterisine kayıt yaptırdım, iki ay hazırlandım ve mayıs sonunda o perdenin arkasına geçtim. Sahnenin arkasında beklemek bambaşka bir his. Orada herkes aynı koreografiyi bilen, aynı kıyafeti giyen insanlar var ama kimse kimseyle konuşmuyor. Herkes kendi kafasında notları tekrarlıyor. Ben de tekrarladım. Fakat ne kadar tekrarlarsam beynim o kadar boşaldı. Sanki çok düşününce bilmediğimi sandım. Dans sahne deneyiminin bana öğrettiği ilk şey şu oldu: beden, zihin hazır olmasa da hazırdır. Müzik açıldığında ayaklarım harekete geçti. İlk sekizi atladım mı? Atlamadım. Neden mi? Çünkü üç aylık tekrar bellekte değil, kastadaydı. Beden biliyor, zihin karıştırıyor. Orta sahneye geçtiğimde gözlerimi seyirciye odakladım ve o an tuhaf bir şey oldu: seyirci bulanıklaştı. Bireyler göremez oldum, sadece bir kütle gördüm. O kütlenin karşısında dans etmek, oturma odamda dans etmekten farklı değildi. Farklı olan sadece kendi nefeşimdi, daha hızlıydı. Bir yerde hata yaptım. Koreografinin ortasında dönerken yönü karıştırdım. Üç saniye duraksadım. Müzik devam etti, ben de devam ettim. Arkasından ne yaşadığımı tam anlatamam; bir şeyin içinden çıkmış gibi hissettim. Hata yaptım ama devam ettim ve bu, dans sahne deneyiminin en değerli anı oldu. Gösterin bitti, perde kapandı. Sahne arkasına döndüğümde herkes birbirine bakıyordu, gülüyorlardı. O gülüş ne başarının sevinciydi ne de hata yorgunluğu. Birlikte bir şeyi bitirmiş olmanın verdiği tuhaf hafiflikti. Bu dans sahne deneyiminden sonra sahneye bakış açım değişti. Artık seyirci olarak bir gösteriye gittiğimde performansı değil, sahnecinin yüzünü izliyorum. Orada o perdenin arkasını bilenlerin hissettiği şeyi bulmaya çalışıyorum.